Baba Masnsur
ALEVİLER KAFİR Mİ ?
Ehli Sünnet bilginleri arasında görüş birliği derecesinde ( icmaen ) dinsel bir ilke olarak “Ehli kıble tekfir edilmez. “ düşüncesi vardır. Bununla anlatılmak istenen; kıbleye dönerek namaz kılan kişinin dini ve dinin temel kaynağı olan Kur’an’ı yorumlama ve uygulama konusunda görüş ve yaklaşımı ne olursa olsun kafirliğine hükmedilemeyeceğidir.

Kıbleye dönerek namaz kılmak, en azından zahiren kişinin imanının göstergesi olarak kabul edilmektedir. Namaz kılmayan, kılsa bile Kabe dışında bir yere yönelerek kılan kişi ve toplulukları İslam dairesi içerisinde görmek kadim Sünni itikadı açısından mümkün değildir. Bu noktada konunun tüm çıplaklığıyla anlaşılabilmesi için bilinmesi ve kavranması gerekli üç önemli öğe bulunmaktadır. Namaz, Kıble ve Kabe…

Öncelikle namaz konusunu ele alalım.

Namaz, Kur’an’da “ salat “ sözcüğü ile ifade edilen bir tapınma biçimidir. Yer yer “ salat “ sözcüğü dışındaki kimi sözcükler de Sünni ve Şii ulema tarafından namaz anlamına gelmek üzere yorumlanmaktadır.   Bu sözcükler; tesbih / yüceleme, zikr / anma, sabah kur’an’ı / sabah okuması vb.dir. Bu sözcükler; bilinen haliyle şekle dökülmüş namaz anlamına gelmediği halde o anlama geliyormuşçasına kullanılmaktadır. ( Namaz ibadeti ve beş vakit namaz iddiası konusunda çok daha ayrıntılı bilgi için “ Alevi İbadetlerinin İslam’daki Yeri “ adlı kitabımıza başvurulabilir. )

Namaz yada “salat”, sözcük olarak pek çok değişik anama gelmektedir. Namaz bilindiği üzere Farsça bir sözcüktür. Aslı “ Nemaz”dır. Sözlükte dua, yalvarış, yakarış gibi anlamlara gelmektedir. Sözcüğün Farsça olmasından da anlaşılacağı üzere Kur’an’da namaz sözü geçmemektedir.

Kıyam / Ayakta durma, Rukü / Eğilme, Secde / Yere kapanma ve Ka’de / Oturma adı verilen şekillerle gerçekleştirilen namaz ibadeti için gerekli koşullar arasında abdest alma, Kur’an’dan Arapça ayetler okuma, örtünme ve kıbleye yönelme de vardır.

Abdest; el, kol, yüz ve ayakların yıkanması yada meshedilmesi halidir. Sünni inanca göre abdestte ayaklar yıkanırken, Şii / Caferi inanışta meshedilmektedir. Bu konudaki görüş ayrılığı Kur’an’daki ilgili ayetin (Maide Suresi 6. ayet) farklı okunması ve farklı yorumlanmasından kaynaklanmaktadır. (1)

Alevi inancına göre ise abdestten amaç temiz olmaktır. Bedenin abdesti su ile ruhun abdesti iman ve ihlas iledir. Yani manevi arınma iledir. Tarikat abdesti denilen manevi temizlenme Alevi / Bektaşi yolunun abdeste dair geliştirdiği özgün bir tavırdır.

Cinsel ilişki sonrası temizlenme yani boy abdesti alma olayı da bedensel temizlik kapsamındadır.

Alevi / Bektaşi inancına göre kişi bedenen temiz ise zaten abdestlidir. Abdesti bir takım şekillere bağlamak isabetli bir tutum değildir.

Namaz sırasında Kur’an’dan Arapça ayetler okuma konusunda Sünni bilginlerin kendi aralarında da görüş farklılığı mevcuttur. Okunacak ayetlerin Arapça olmasının şart olup olmadığı tartışma konusu olarak günümüze değin süregelmiştir.

Sünni inancın en önemli bilginleri arasında kabul edilen ve kendisine verilen unvandan da anlaşılacağı üzere en büyük imam şeklinde nitelenen Numan Bin Sabit yani Ebu Hanife, ayetlerin Arap dilinde okunmasının şart olmadığını ileri sürmüştür.

Hanefi mezhebinin imamlarından es- Serahsi, “ el- Mebsut “ adlı yapıtında Ebu Hanife’nin söze konu fetvasına genişçe yer vermiştir. (2)

Fatiha Suresinin Farsça çevirisiyle namaz kılmak isteyenlere peygamberce onay verildiğini nakleden Ebu Hanife, Kur’an’da asıl olanın anlam olduğunu, lafzın yani sözün önemli olmadığını, dolayısıyla anlamca karşılandığı sürece Kur’an ayetlerinin başka dillerdeki çevirileriyle namaz kılınabileceğini belirtmiştir.

Ebu Hanife’ye göre kişi, ister Arapça bilsin, isterse bilmesin, kendi anadiliyle namaz kılabilir. Ancak Ebu Hanife’den sonra gelen ve onun öğrencileri olan İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed, bu fetvayı ters yüz ederek; kişi Arapça okumayı yahut Arapça telaffuzu öğreninceye kadar ana diliyle namaz kılabilir fakat en kısa sürede Arapça telaffuzu / okumayı öğrenmelidir, şekline sokmuştur.

Öbür Sünni mezhepler ( Şafii, Maliki, Hanbeli ) Arapça dışında bir dil ile asla namaz kılınamayacağını, Arapça telaffuzu bilmeyenlerin sadece Allah diyerek namaz kılmalarını fakat asla Arapça dışında bir dil ile ayet okumamalarını, aksi takdirde bu namazın caiz / geçerli olmayacağını ileri sürmüşlerdir.

Namaz için ileri sürülen koşullardan biri de örtünme konusudur. Namazda nasıl örtünmek gerektiği konusunda da tam bir netlik yoktur.Ebu Hanife’ye göre kadınların saçlarının bir kısmının namazda görünmesi namazı bozmamaktadır. Öbür Sünni mezhepler ise bir tel saçının bile görünmemesi gerektiği fikrindedirler.

Namazda örtülmesi gereken yerlere avret yeri denilmektedir. Erkeklerin avret yerinin neresi olduğu konusunda da Sünni mezhepler farklı görüşlere sahiptir. Hanefi, Şafii, Hanbeli mezhepleri, erkeğin göbek ile diz kapağı arasının avret yeri olduğunu belirtirken Maliki mezhebi sadece cinsel uzuvlarının ve kaba etinin avret yeri olduğunu ileri sürmektedir. Yani Malikilere göre kişi ön ve arka organlarını örten bir çamaşırla namaz kılabilmektedir. Diğer Sünni ekoller ise diz kapağı ile göbek arasını örtmeyi şart görmektedir.(3)

Sünni bilginlerin bir kişi yada topluluğu, İslam dairesi içinde görüp görmeme konusunda temel bir ölçüt olarak “ Ehlikıble olma “ durumunu saptamaları, Sünni din anlayışı açısından namazın ve kıblenin önemini çok net bir biçimde ortaya koymaktadır. Bu bağlamda Sünnilik açısından Aleviliğin durumu da kendiliğinden açığa çıkmaktadır. Zira Alevilikte Sünni inanıştaki gibi ne namaz vardır ne de kıble vardır.

Daha doğru bir ifadeyle söyleyecek olursak Aleviliğin namaz ve kıble konusundaki görüş ve yorumları Sünni inancın asla kabul edemeyeceği bir mahiyettedir. Zira Sünniliğin bu görüş ve yorumları kabulü yada hoş görmesi, teolojik çöküşle aynı anlama gelmektedir. Bu da gösteriyor ki Alevi inancı, Sünni bakış açısına göre kesinlikle İslam dışıdır. Bir diğer ifadeyle Alevilik, İslam’dan sapmadır.

Hemen belirtelim ki, Sünniliğin bu tavrı Şii / Caferi inancınca da paylaşılmaktadır. Şii / Caferi din bilginleri de yukarıda şekilsel olarak izah ettiğimiz namaz ibadetini ve ibadetin icrası sırasında kişinin yönelmesi gereken kıbleyi bir takım içsel / ezoterik / batıni yorumlara tabi kılan Alevi anlayışı reddetmektedir. Bu bakımdan Şiiliğe göre de Alevilik İslam dışıdır. Eş deyişle İslam’dan sapmaktır.

Bu noktada özellikle kıble konusuna daha ayrıntılı değinmek yerinde olacaktır.

Kıble, Arapça bir sözcüktür.  Namaz ibadetini icra sırasında Mekke kentinde bulunan Kabe adlı binaya doğru yönelmeye ve bu yönelişin bulunduğu doğrultuya kıble denilmektedir.

Hazreti Muhammed, Mekke’den Medine’ye göçten önce ibadet sırasında Kabe’ye yönelirdi. O sırada Kabe henüz putlardan arındırılmış değildi. Buna karşın yine de ibadet sırasında Müslümanlar Kabe’ye yönelmekte bir beis görmüyorlardı. “Böylece Kabe’ye yönelerek edilen secde ile dolaylı olarak Kabe’de bulunmakta olan putlara da ta’zim edilmekteydi”,şeklinde bir yorum yapmak, ne derece isabetli olur bilinmez ama yine de içerisinde putların bulunduğu bir yapıya yönelmek, kimilerine göre gerçekten ilginç bir durum arz etmektedir. “Edilen secde, Kabe’ye yahut onda bulunan nesnelere değil Tanrı’yadır”, biçimindeki bir açıklamanın ikna edici olduğu muhakkaktır. Fakat o zaman sonradan yaşanacak olan kıble değişikliği olayının ve bu olaydan kaynaklanan şiddetli tartışmaların ayrıca izah edilmesi zorunluluğu da kendiliğinden açığa çıkmakta değil midir ?

Nitekim Hazreti Muhammed, Medine’ye göç ettikten sonra ibadet sırasında Kabe’ye yönelmekten vazgeçip Tanrı’nın esinlemesiyle Kudüs’e yönelmeye başladı. Müslümanlar, böylece yaklaşık on altı, on yedi ay kadar Kudüs’e yönelerek ibadet ettiler.  Kimi tarihçiler Kıble değişikliğinin, Hazreti Muhammed’in Yahudileri kazanma amaçlı bir eylemi olduğu görüşündedirler. Hatta kimi Kur’an yorumcuları da bu yönde görüşlere sahiptirler. Sözgelimi, ünlü Türk Kur’an yorumcusu Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır şöyle demektedir:

“Resulallah... Mekke'de iken Ka'be'ye müteveccihen namaz kılardı. Medine'ye hicretten sonra Sahre'ye (Kudüs'e) mütevec­cihen namaz ile emrolunnıuştu ki, bunda Yahudileri İslam’a bir nevi te'nis (alıştırma) vardı.” (4)

Muhammed Hamdi Yazır’ın bu husustaki görüşüne koşut bir görüş de Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından onaylı ve Suudi devletince bastırılmış “ Kur’an- ı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Meali “ adlı Kur’an çevirisinin Bakara Suresi’ndeki ilgili ayetlerinin açıklamasında da yer almaktadır. Söz konusu açıklamada şöyle denilmektedir:

“ Resulullah Medine’ye geldikten sonra Müslümanlar on altı, on yedi ay kadar Kudüs’e yönelerek namaz kıldılar. Bu durum Yahudilerin şımarmalarına, “ Muhammed ve ashabı kıblelerinin neresi olduğunu bilmiyorlardı, biz onlara yol gösterdik” gibi laflar etmelerine ve bunu etrafa yaymalarına sebep olmuştu. Resulullah, Allah’tan İslam’a kendi kıblesinin verilmesini niyaz etti. İşte bundan sonra Kudüs’ten Kabe’ye dönülmesi emri geldi. Bunun üzerine Yahudiler ve münafıklar tekrar ileri geri konuşmaya başladılar. Aşağıdaki ayetler bu olayı anlatır.” (5)

Bu açıklamanın ardından kıble değişikliği ile ilgili ayetlerin Türkçe çevirileri sunulmaktadır. Ancak biz burada kendi çevirimizi sunacağız.

Kur’an’da Bakara Suresi 142, 143, 144 ve 145. ayetlerde kıble değişikliği olayı şu şekilde geçmektedir:

“İnsanlar içinden kimi beyinsizler: "Onları, yönelmekte oldukları kıbleden çeviren nedir?" diyecekler. De ki: "Doğu da Allah'ın, batı da. O, dilediğini dosdoğru yola iletir."

“İşte böylece biz sizi, insanlar üstüne tanık olasınız, elçi de sizin üstünüze tanık olsun diye, orta yolu izleyen bir topluluk yaptık. Biz, eskiden üzerinde olduğunu kıble haline getirdik ki elçiye uyanı, ökçesi üstüne gerisin geri dönenden ayıralım. Bu, Tanrı'nın doğru yola ilettikleri dışındakilere gerçekten zor gelecektir. Ancak Tanrı, inancınızı işe yaramaz hale getirmeyecektir.Şu da bir gerçek ki, Tanrı öncelikle insanlara karşı çok sevecen, çok acıyıcıdır.”

“Biz senin, yüzünün ha bire göğe doğru çevrildiğini elbette görüyoruz. Hoşlanacağın bir kıbleye seni elbette döndüreceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. Nerede olursanız olun yüzünüzü Mescid-i Haram yönüne çevirin. Kendilerine kitap verilenler, onun, rablerinden gelen bir gerçek olduğunu çok iyi bilirler.Tanrı, onların yapıp ettiklerinden habersiz değildir.”

“And olsun, kitap verilenlere sen her türlü mucizeyi / tansığı getirsen de onlar senin kıblene uymazlar; sen de onların kıblesine uymayacaksın. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Eğer sen, sana gelen bilgiden sonra onların arzularına uyarsan, işte o zaman kesinlikle zulmedenlerden olursun.” (6)

Bu ayetlerden birkaç ayet sonra tekrar kıble konusuna dönüldüğünü görüyoruz. Kıblenin artık kesin bir biçimde Kabe olduğunu ısrarla vurgulayan o ayetleri okuduğumuzda kıble değişikliğinin kimi Müslümanlar için de bir çeşit kafa karışıklığına yol açtığını ve ısrarlı vurgulamaların bu kafa karışıklığını gidermeye dönük bir çaba olduğunu anlıyoruz. Söz konusu ayetlerin Türkçe karşılıkları şöyledir:

“ Gerçek olan ancak rabbinden gelendir.Artık, sakın kuşkuya düşenlerden olma!”

“Herkesin yöneldiği bir yön vardır. Haydi, hep hayırlarda yarışın! Nerede olursanız olun Tanrı hepinizi bir araya getirir. Kuşkusuz, Tanrı’nın gücü her şeye yeter.”

“Nereden yola çıkarsan çık, Mescid-i Haram'a doğru dön. Bu elbette Rabbinden sana gelen gerçek bir buyruktur.Tanrı, sizin işlediklerinizden kesinlikle habersiz değildir.”

“Nereden yola çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram'a doğru çevir. Siz de nerede olursanız olun, yüzünüzü Mescid-i Haram'a doğru çevirin ki, zalimlerin dışındaki insanların elinde bir koz olmasın. Zalimlerden sakınmayın, benden sakının. Böylece size nimetlerimi tamamlayayım da doğru yolu bulasınız.” (7)

Kıblenin iki kez değişmiş olması nedeniyle kafaları karışıp kuşkuya düşen kimi Müslümanlara ve kimi münafıklara yönelik olarak Bakara Suresi 142. ayette kullanılan

“ İnsanların içinden kimi beyinsizler…” şeklindeki ifadeler, bu olayın ne denli büyük bir tartışmaya ve ne denli şiddetli bir kuşkuya yol açtığının göstergesidir.

Kaynakların belirttiğine göre Hazreti Muhammed, inananlarla bir ikindi vakti ibadet ederken ve henüz ibadet bitmemişken Tanrı’nın esinlemesiyle yüzünü Kudüs’ten Mekke’ye doğru çevirmiştir. Böylece kıble değişikliği gerçekleşmiştir. (8)

Bu noktada Müslümanların nihai kıblesi olarak belirlenen Kabe hakkında kimi bilgilere değinmek yerinde olacaktır.

Kabe, Mekke'de yer almaktadır. İlk olarak Adem peygamber tarafından yapılmıştır. Nuh tufanından zarar gördüğü için İbrahim ve oğlu İsmail tarafından tekrar yapılmıştır. Mescid-i Haram'ın tam ortasında yer almaktadır. Kabe'nin etrafını halen çevirmekte olan, Kâbe yüksekliğini aşmayan kubbeli yapı, Osmanlı padişahlarından II. Selim zamanında yapılmış, planlarını ise Mimar Sinan hazırlamıştır. Kabe, Müslümanların ibadetleri sırasında yöneldikleri kıbledir. Hanefi mezhebi'ne göre Kâbe ve onun üzerinden göğe doğru olan boşluk da kıbledir, Şafii mezhebi’ne göre ise sadece Kâbe’nin bina kısmı kıbledir.

Kâbe'nin geniş duvar yapısı bir küp biçimindedir. Duvarlarında kullanılan taşlar, Mekke tepelerindeki granit taşlardır. Tavanı ahşaptandır. Üzeri altın işlemeli hat yazıları bulunan siyah bir örtü (sitâre) ile örtülüdür. Bu örtü her sene hac mevsiminde yenilenmektedir.

Kâbe'nin köşeleri yaklaşık olarak dört ana yönü gösterir. Köşelerden her birinin ayrı ismi vardır. Doğu köşesine "Hacer-ül Esved" veya "Şarki", kuzey köşesine "Irakî", batı köşesine "Şâmî" ve güney köşesine de "Yemânî" denilir.

Kâbe'nin yapısı sade fakat heybetlidir. Üzerindeki örtü ipekli bir kumaştan dokunmuş olup, üzerine Kelime – i Şehadet işlenmiş, çatıya yakın kısmında, çevresine altın işlemeli bir şerit geçirilmiş; kemer biçiminde olan bu şeride de Kur'an ayetleri nakşedilmişti

Kâbe’nin de içinde bulunduğu alanı çevreleyen büyük mescide “Mescid-i Haram” denilmektedir. "Hürmetli Mescid"anlamına gelen bu ifade Kur'an'da 16 ayette geçmektedir.

Mescid-i Haram’ın doğu köşesine işaret taşı olarak farklı renk ve özelliğe sahip olan ve siyah taş anlamına gelen ”Hacer-ül Esved” yerleştirilmiş ve gümüş bir çerçeve içine alınmıştır. Bu taşın İbrahim peygamberden günümüze kadar gelen bir hatıra olduğu kabul edilir.

Kâbe, İbrahim peygamber ve oğlu İsmail’den sonra birçok değişikliklere uğramıştır. Çeşitli dönemlerde kısmen yada bütünüyle yeniden inşa edilmiş ve günümüzdeki haline ulaşmıştır. Şu anda Kâbe, Mescid-i Haram ile birlikte yaklaşık 361.000 metrekarelik bir alanı kapsamaktadır.

Kabe, Beytullah adıyla da anılır. "Tanrı’nın Evi" anlamına gelen Beytullah, çevresi dağlık olan bir bölgede düşük seviyedeki bir yere inşa edilmiştir. Bu nedenle tarihte birkaç kez yukarıdaki tepelerden akıp gelen sel nedeniyle yıkılmış, bazen ise sular altında kalmıştır.

Kabe için kullanılan “ Allah’ın evi “ nitelemesi her ne kadar simgesel bir anlama sahip olsa da “ mekandan münezzeh “olduğuna inanılan Tanrı’ya böyle bir mekan atfedilmesi kimileri için şaşırtıcı gelmektedir. Oysa burada mecazi bir ifade söz konusu olup bu niteleme izahı güç bir tabir değildir.

Kabe’nin Ortodoks İslam inancına göre Allah tarafından korunduğuna inanılmaktadır. Bu durum, özellikle Al-i İmran ve Fil Suresi'nden anlaşılmaktadır. Nitekim Al-i İmran Suresi 97. ayette şöyle denilmektedir:

"Orada apaçık nişâneler, (ayrıca) İbrahim'in makamı vardır. Oraya giren güvende olur. " (9)

Görüldüğü gibi Kur’an, Kabe’yi güvenli bir yer olarak betimliyor. Zaten Fil Suresi'nde anlatılanlar da  bu inancı desteklemektedir.

Kabe’ye giren kişinin güvende olması konusu İslam bilginleri arasında tartışmalara neden olmuştur. İlgili ayette belirtilen“güvende olma” durumuyla kastedilen şeyin can güvenliği mi yoksa ruhsal bir huzur mu olduğu yönünde tartışmalara yol açan kimi tarihsel olayların yaşandığı bilinmektedir. Bunlardan birini nakletmek isabetli olacaktır;

Abdullah Bin Zübeyr, Haccac komutasındaki Emevi ordusu Mekke' yi kuşatınca son çare olarak Kabe'nin içine girer. Abdullah Bin Zübeyr' in Kabe'ye sığınmasında Al-i İmran Suresi'nin 97. ayetinde yer alan“ güvende olma “ inancının etkisinin olduğunu tahmin etmek zor değil. Ancak buna karşın Emevi ordusu tarafından Kabe mancınıklarla taşa tutulur. Hem Kabe yıkılır hem de içindeki Abdullah Bin Zubeyr ölür.

Bu olayın “ güvende olma “ ile neyin kastedildiği tartışmalarına yol açmış olması olasıdır. Ancak Kabe ile ilgili yaşanan ilginçlikler bununla da sınırlı değildir. Kimi kaynaklarda bu konuda daha ilginç olaylara değinilmektedir. Sözgelimi; Kur’an yorumcusu İbn Kesir, Tefsir’ül – Kur’an adlı çalışmasında Kabe ile ilgili kimilerine çok şaşırtıcı gelebilecek olaylar nakletmektedir.

Buna göre; 929 yılında Abbasi yönetimine isyan eden Karmati lideri Ebu Tahir, Mekke'yi ele geçirir. Hac mevsiminde,  Kabe’yi tavaf eden hacıları, Kâbe'nin kapısına oturtup kılıçla keser. Karmati Lideri, “Ben Allah'ım, Allah'layım, yaratan da, yok eden de benim!” şeklinde bağırır. Hacılar kaçıp Kâbe'nin örtüsüne yapışırlar ama o halde öldürülürler.

Ebu Tahir, öldürdüğü hacıları Zemzem kuyusuna doldurtur. Zemzem kuyusunun üstündeki kubbeyi yıktıran Ebu Tahir, Kâbe'nin örtüsünü parçalatıp askerlere dağıtır. Kâbe'nin kapısını da söktürür.

Ebu Tahir, bununla da yetinmez. Hacer’ül- Esved'in sökülmesini emreder ve bunu balyozla söktürtüp yanı sıra götürür.Hacer’ül- Esved, 22 sene dışarıda kalır. (10)

Hacer’ül- Esved, 1022 yılında da saldırıya uğrar. Mısırlı biri hacılarla gelip Kâbe'yi tavaf eder ve Hacer’ül- Esved'i öpeceği sırada elindeki gürzle o mübarek taşa tam üç kez vurur. Adam; “Ne zamana kadar şu taşa ibadet edeceğiz. Ne Muhammet ne de Ali beni yapacağım işten alıkoyamayacaktır. Bugün şu Beyt'i (evi) yıkacağım”diye bağırır. Bunun üzerine Yemenli biri onu öldürür, adamları da öldürülürler. (11)

Burada temas etmeden geçemeyeceğimiz önemli bir husus vardır ki o da, özellikle Ortodoks İslam çevreleri tarafından diğer pek çok muhalif İslami harekete karşı olduğu gibi Karmatilere karşı da kimi gerçek dışı bilgilerin nakledilmekte olduğu iddiasıdır. Ortodoks İslam çevreleri muhalif hareketleri karalamak amacıyla pek çok konuda yanlış bilgiler nakletmekte yahut yaşanan kimi olayları aşırı düzeyde abartmaktadırlar. Bu nedenle  Karmatilere ilişkin Kabe ile ilgili olarak ileri sürülen yukarıdaki nakillere kuşkuyla yaklaşılması daha isabetli bir tutum olacaktır. Nitekim Karmatilerle ilgili pek çok iddia kimi tarihçilerce reddedilmekte yahut farklı yorumlanmaktadır.

Konu ile ilgisi bakımından belirtelim ki Karmatilerin güneş doğmadan önce iki rekat, güneş battıktan sonra da iki rekat namaz kıldıkları ve kıble olarak da Kabe’yi değil Kudüs’ü kabul ettikleri çeşitli kaynaklarda geçmektedir. (12)

Kabe ile ilgili bu bilgilerden sonra tekrar Ehlikıble inancına dönecek olursak görmekteyiz ki, Sünni bilginlerin bu konu üzerinde ısrarla durmalarının nedeni, ilgili Kur’an ayetlerinin kıble hususundaki vurgularıdır.

Ne var ki ibadet sırasında Kabe’ye yönelme buyruğu Kur’an’da bu denli ısrarla vurgulanan bir husus iken Aleviler, yüzyıllardır ibadetlerini bu koşula uymadan yapmaktadırlar. Alevi ibadetlerinin en başta gelenlerinden olan Cem İbadeti sırasında, ceme katılanlar, halka biçiminde birbirlerine doğru yönelmekte ve ibadeti yüz yüze ( cemal cemale ) bakarak yürütmektedirler.

Aleviler, Sünni inancın dayattığı biçimde şekle ve vakte bağlanmış bir namaz ibadetini kabul etmedikleri gibi Sünni inancın ısrar ettiği kıble şartını da benimsememektedirler. Aleviler, Bakara Suresi’nin 115. ayetinde geçen; “ Doğu da batı da Allah’ındır. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır…” şeklindeki ifadeyi temel alarak Kabe’ye dönmenin zorunluluk olmadığını düşünmektedirler. (13)

Bakara Suresi 115. ayet ve ısrarla Kabe’ye dönülmesini emreden 143, 144, 145, 147, 148, 149 ve 150. ayetlerin çelişik içerikte olduğunu düşünenler bulunmaktadır.

Nitekim bundan dolayıdır ki Sünni teoloji doğrultusunda hazırlanan pek çok Kur’an meali ve yorumunda 115. ayete ilişkin aşağıdakine benzer bir açıklamayla karşılaşılmaktadır:

“ Allah her yerde hazır ve nazır olmakla birlikte, namazda kıbleye dönmek ibadetlerde nizam ve intizamı sağlamak gayesine matuftur.” (14)

Bilindiği üzere bu açıklamalar Kur’an’dan olmayıp ona ilave edilen yorumlardır. Kıble konusunda Alevilerin tutumu ile Sünni teolojinin taban tabana zıt olduğu, hem uygulamayla hem de kuramsal olarak ortadadır. Bu da gösteriyor ki Sünni teoloji açısından bakıldığında Aleviler kesinlikle “ Ehlikıble “ değildirler. Bundan dolayıdır ki “ Ehlikıble “ olmayan bir topluluğun İslam dairesi içinde kabul edilmesinin mümkün görülmemesi ilkesi gereği

“Alevilerin kafirliği “ kesindir.

Sünni din bilginlerinin bu tarihsel tavrının özellikle Türkiye’de sürdürülmemekte olduğunu görmekteyiz. Türkiye’de hemen hemen hiçbir Sünni din bilgini, Alevilerin “Ehlikıble “ olmamaları durumunu temel alarak kafirliklerini açıkça dillendirmemektedir. Ne var ki görünen bu olmakla birlikte gerçek son derece farklıdır.

Zira Türkiyeli Sünni din bilginleri ısrarla Alevilerin namaz kılan ve ramazan orucu tutan bir topluluk olduklarını iddia etmektedirler. Bu konuda asimile olan kimi Alevi köylerini örnek göstermekte ve hatta cami yapımı için talep gelen kimi köyleri özenle öne çıkarmaktadırlar.

Oysa Alevilerin gerek namaz gerekse ramazan orucu konusundaki tavırları nettir. “ Benim Kabe’m insandır.” Diyen bu topluluğun kıble hususundaki tutumu da meçhul değildir.

19. yüzyıl Alevi Bektaşi ozanlarından Edip Harabi’nin şu sözleri gerçekten manidardır:

“Ey vaiz efendi, Harabi der ki,
Dinle bu nutkumu bilmezsin çünki,
Ben öyle mukaddes bir Kâbe’yim ki,
Kâbe gelsin beni tavaf eylesin.”

Edip Harabi, bir başka nefesinde Kabe, kıble ve namaz konusundaki Alevi Bektaşi tavrı üstü kapalı bir biçimde de olsa şöyle dile getirmektedir:

“Zühd ü riya ile olan ibadet,

Hatadır hazreti Settar’a karşı…

Böyle namaz ile olamaz ümmet,

Hiç kimse Ahmed – i muhtar’a karşı…

Tarikatsız mü’min olamaz kimse,

Nur – u nübüvvetle dolamaz kimse,

Hakkı, peygamberi bulamaz kimse,

Yatıp kalkmak ile duvara karşı…”

Birinci kıtada namaza ilişkin yaklaşım gerçekten dikkat çekicidir. İkinci kıtanın sonundaki

“ duvar “ sözcüğü ile Kabe’nin kastedildiğini ve Kabe’ye karşı nasıl bir tavır takınıldığını görmemek mümkün mü ?  Bir takım tevillerle “aslında kastedilen şey başka…” demenin ne derece ikna edici olduğunu herkesin idrakine bırakmaktan başka ne gelir ki elimizden ? Zira bize göre her şey perdelenerek de olsa söylenmiş durumdadır.

Kabe ve kıble konusunda Türkçe’nin büyük şairi ve büyük mutasavvıf Yunus Emre’nin de dikkat çekici sözleri bulunmaktadır.

Büyük Alevi ozanı Yunus Emre bir şiirinde şöyle demektedir:

“Çalış, kazan, ye, yedir,

Bir gönül ele getir,
Yüz Kâbe’den yeğrektir,

Bir gönül ziyareti”

Yine Yunus Emre bir başka nefesinde ise şöyle demektedir:

“Yunus Emre der ey hoca

İstersen var bin hacca

Hepsinden iyice

Bir gönüle girmektir…”

Alevi Bektaşilerin büyük piri Hünkar Hacı Bektaş – ı Veli hazretlerinin bu husustaki kimi sözleri zaten dillerden düşmemekte ve Alevilere her zaman yol göstermektedir:

“Ellerin Kabe’si var,

Benim Kabe’m insandır…”

“Hararet nardadır, sacda değil,

Keramet baştadır, tacda değil,

Her ne arasan kendinde ara,

Mekke’de Kudüs’te hacda değil.”

Geçmişte ve özellikle de Osmanlı şeyhülislamları tarafından Alevilerin tekfiri noktasında gösterilen keskin ve kararlı tutumun zaman zaman yumuşatılmış olduğu da bilinmektedir. Cumhuriyet ile birlikte bu konuda çok ciddi bir tavır değişikliği içine girilmiştir. Bu tavır değişikliği özellikle devletin resmi kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nda görülmektedir. Başkanlık, Alevilerin özgün teolojik kimliğini retle birlikte “Türkiye nüfusunun yüzde doksan dokuzu Müslüman’dır” söylemini Sünni kimliğine indirgeyerek “ Ehlikıble “olmayanların varlığını kabul etmemiştir. Kabul etmediği için de Alevilerin tekfiri noktasında her hangi bir açık beyanda bulunmamıştır. Ancak zaman zaman yine de Diyanet işleri Başkanlığı’nın kimi görevlileri, tekfir anlamına gelecek sözler sarfedebilmişlerdir. Cem evlerini “ Cümbüş yeri “ olarak niteleyen ünlü söylem, bu konuda sergilenen ve büyük pişmanlık duyulan bir “açık verme “ hadisesidir. Sonradan bu açık vermenin izlerini silmek istercesine cem evleri için“tasavvufi adap ve erkanın icra edildiği dinsel mekanlar.” tanımlaması yapılmaya başlanmıştır.  Ne var ki bu tanımlama da Alevi teolojisinin özgün kimliğini inkarın güçlü izlerini taşımaktadır. Zira Aleviler için cem evleri, camilerden sonra gelen ikincil düzeyde bir inanç merkezi olmayıp tümüyle birincil ibadet merkezi hüviyetine sahiptir. Dolayısıyla camiler, Aleviler için hiçbir biçimde ibadethane olarak kabul edilmemektedir. Bununla birlikte tüm ibadethanelere olduğu gibi Sünnilere ait ibadethaneler olarak camilere de saygı duyulmaktadır.

Diyanet İşleri Başkanlığı’na karşın varlığını gayri resmi olarak sürdüren Sünni cemaat ve tarikatlar açısından ise Aleviler, apaçık bir biçimde daima kafir olarak görülmüşlerdir.  Namaz kılmayan, ramazan orucu tutmayan, hatta yine onlara göre gusletmeyen, camiyi ibadethane olarak benimsemeyen Alevilerin, Sünni cemaat ve tarikatlar için kafir görülmeleri onlar açısından son derece tabiidir. Zira bir kafiri Müslüman saymak, tıpkı bir Müslüman’ı kafir saymak kadar kişiyi küfre götürür. Bundan dolayıdır ki, Sünni cemaat ve tarikatlar güya “ kendi imanlarını korumak için “ Alevileri kafir saymak zorundadırlar. Aksi halde kendi imanları da tehlikeye girecektir.

Ancak buna karşın yine de bu inanış Türkiye’nin sahip olduğu sosyolojik ve siyasal koşullar nedeniyle yüksek sesle dillendirilmemektedir. Deyim yerindeyse bir oto sansür söz konusudur. Yani aslında, özü itibariyle Türkiye’de Sünni din bilginlerinin, cemaat ve tarikatların Alevilere karşı bakışları Ebussudlar, İbni kemaller, Şeyh İdris – i Bitlisilerden bu yana hiçbir biçimde değişmiş değildir.

Konunun tam da bu noktasında anımsatılması gereken çok yaşamsal bir açıklamadan söz etmek istiyoruz. Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu tarafından Alevilerin temel ibadet biçimi olan cem ibadeti hakkında yapılan açıklama, iyi analiz edildiğinde görülecektir ki, Diyanet İşleri Başkanlığı’na göre Alevilik kesinlikle İslam dışıdır. Söz konusu açıklama şu şekildedir:

“Cem ayini namazın yerini tutmaz, gidip namazını kılacaksın, cem ayinini de yapacaksın.
Bu insanlar bana, "Biz namaz kılmayıp ibadet olarak cem yapmak istiyoruz, bu ibadet olmaz mı, namazın yerine geçmez mi?" derlerse; o senin bileceğin tercih ama bana göre yanlış derim. O insanların ibadetine karışmıyorum ama onlara doğru bilgiyi söylüyorum. Hiçbir Müslüman, "Bizim inancımızda namaz yoktur" dememeli. Böyle düşünenler olabilir ama onlar da biraz dikkat ederlerse, bu yanlış kanaatlerini düzeltirler.

Çünkü namaz, Müslümanların ortak ibadetidir. Cami de olsun, cem evi de. Namaz kılan kılsın, onun dışında insanlar diğer mekânlarda bir şey yapacaksa, cem ayinini, niyazını yapsınlar. Bu, namazdan sonra, ilave olarak yapılacak bir güzelliktir.



Ben namazı değil cem ayinini ibadet olarak görüyorum, diyen birine ben bir ilahiyatçı ve Diyanet İşleri Başkanı olarak bu söylediğin dini bilgi açısından yanlıştır, derim.



Benim de gördüğüm, Alevi-Bektaşi kardeşlerimizin büyük bölümü camiyi ibadethane olarak görüyor. Görmeyen bölümü de ideolojik olarak baktığı için öyle görüyor. Biz Alevi kardeşlerimizin ibadet için camiye geleceğine inanıyoruz.”(15)

Bu açıklama Alevileri,  Ehlikıble olmadıkları yani aslında Sünniliği benimsemedikleri gerekçesiyle kibarca tekfir eden bir fetvadır. Tıpkı yüzyıllar önce Ebussuud’un, Şeyh İdris- i Bitlisi’nin yaptığı gibi… Tek fark kadim bir fetvanın çağın koşullarına ve aktüel siyasal dile uyarlanmasından ibarettir. Bu uyarlamaya Alevileri hidayete yani Sünniliğe çağırma öğesinin de ustaca dahil edildiğini de ilave edelim.

Alevileri kesin ve kararlı bir biçimde İslam dışı gören Sünni cemaat ve tarikatların İslam’ı tebliğ etmeyi dinsel bir buyruk olarak görmeleri nedeniyle Alevileri Müslümanlaştırmak için sürekli çaba harcadıkları, bu amaçla da onlarla diyalog içine girdikleri ve bu diyalogun gereği olarak; Alevileri İslam dairesi içinde gördüklerini kalben kabul etmedikleri halde şifahen söyledikleri de bilinmelidir. Zira onlara göre Alevileri hidayete erdirme yani Müslümanlaştırma yada diğer bir deyişle Sünnileştirme çalışmasının başarısı için diyalogun sürmesi şarttır. Bu diyalog koptuğunda işlerinin iyice güçleşeceğini bilmektedirler.

Önemine dayanarak tekraren ve tam bir netlikle belirtelim ki, Sünni teolojinin omurgasını teşkil eden “ Ehlikıble tekfir edilemez “ ilkesine göre Aleviler kafir görülmekte fakat asimilasyon için bu keskin ve kesin tavır dillendirilmemektedir. Asimilasyon hedefine giden yolun ne olursa olsun diyalogdan geçtiğini gören ve bu yolda bir miktar mesafe alan Sünni misyonerler “ Alevi – Sünni diyalogu “ söylemini yükseltmektedirler. Bu söyleme kucak açan pek Alevi kurum ve kuruluşu ve hatta Alevi inanç önderi de bulunmaktadır. İlk bakışta diyalog istemi, toplumsal birlik ve barış açısından albenisi yüksek bir arzudur. Ne var ki, her diyalog taraflar açısından daima olumlu sonuçlar doğurmayabilir. Bu bağlamda  Alevi – Sünni diyalogunun mevcut koşullarda Alevilerin aleyhine trajik bir sonuç doğurmakta olduğu henüz net bir biçimde görülemiyor olsa da sürecin Alevilerin aleyhine işlediğini yüksek sesle söylemek zorunluluğu şahsım adına vicdani bir sorumluluktur.

Alevi – Sünni diyalogu ile amaçlanan gerçekten iki toplumsal kesimin birbirini tanıması ve hiçbir asimilasyon hedefi gütmeden gerçek bir barış ortamının yakalanması ise bunun belli koşullarının olması gerektiği ortada değil midir ?

Nitekim bu gerçeği gören köklü bir Alevi kurumu Karaca Ahmet Cem evi tarafından 30. 03. 2007 tarihinde yayınlanan bildirge, diyalogun Aleviler açısından sağlıklı ve olumlu sonuçlar vermesi için gerekli koşulları tüm açıklığıyla duyurmaktadır. Şahsımız tarafından kalben de imzalanan o tarihi ve yaşamsal bildirge şu şekildedir:

“Alevileri ve Aleviliği çeşitli yollarla asimile etme politikası yüzyıllardır inatla sürdürülmektedir. Oysa her inanç ve kültür gibi Alevilik inanç ve kültürü de var olma ve varlığını güçlendirme hakkına sahiptir. Bu en temel insan hakkını çiğnemek, kabulü hiçbir biçimde mümkün olmayan bir haksızlıktır. Bu nedenle Alevi inanç ve kültürüne yönelik asimilasyoncu çalışmaların, dönüştürmeci ve başkalaştırmacı karakteri karşısında inancımızın yaşamsal özelliklerinden olan kimi öğeleri bir kez daha tüm kamuoyuna anımsatmanın bizimle diyalog kurmak isteyen kişi ve kurumlar açısından yararlı sonuçlar doğuracağı kanısındayız.

Aleviler olarak bizler, tüm inançlara saygı duymaktayız. Aynı saygının diğer inanç mensuplarınca tarafımıza da gösterilmesini talep etmek en doğal hakkımızıdır. Bu sebeple ilan ederiz ki; Alevi kimliğinin ayrılmaz parçaları olan inanç ve ibadetlerimizin dönüştürmeci ve başkalaştırmacı çalışmalara maruz bırakılmasını kabul etmemiz mümkün değildir.

Bu bağlamda her kişi ve kurumca bilinmelidir ki;

Alevilerin ibadeti cemdir. Cemin teolojik kökeni Kırklar Meclisidir. Cem ibadeti ve içinde yer alan semah, kültürel ve folklorik bir unsur biçiminde değerlendirilip küçümsenemez. Sünni inancına mensup kardeşlerimizin ibadet biçimi olan beş vakit namaz uygulaması Alevilerce saygı duyulan bir ibadet olmakla birlikte Alevi tarihinde ve geleneğinde yer almamaktadır. Her ne şekilde olursa olsun beş vakit yada Şii inancındaki gibi üç vakit namaz uygulamasının Aleviliğe dahil edilmeye çalışılması doğru değildir. Bunu hiçbir Alevi kabul etmeyecektir.

Alevilerin orucu Muharrem ve Hızır orucudur. Sünni ve Şii inancına mensup kardeşlerimizin Ramazan'da bir ay süreyle tuttukları oruç uygulaması Alevi inanç ve geleneğinde yoktur. Alevileri Ramazan ayında bir ay süreyle oruç tutmaya teşvik etmek ve yönlendirmek inancımıza yönelik yapılmış ve yapılmakta olan yanlış ve haksız bir uygulama olarak görülmektedir. Alevilerce Sünni ve Şii inancındaki Ramazan orucuna gösterilen saygının aynısını diğer inançlara mensup kardeşlerimizden Muharrem ve Hızır orucumuz için de beklemekteyiz.

Alevilerin ibadet yeri cem evleridir. Camiler; Sünni ve Şii kardeşlerimizin ibadet yerleridir. Alevilerin, camileri kendileri için bir ibadet yeri olarak görmemeleri inançlarının bir gereğidir. Alevi ibadeti olan cem ibadetlerini; ibadetin bir parçası olan müzik, semah ve kadın erkek birlikteliği gibi nedenlerden ötürü camilerde uygulayabilmek mümkün değildir. Bundan dolayı Alevilere ibadet yeri olarak camileri göstermek gerçekçi olmadığı gibi doğru da değildir.

Vahdet - i vücud anlayışı çerçevesinde Tanrı'ya, Hazreti Muhammed'in nübüvvetine, Hazreti İmam Ali'nin velayetine, Tenasüh ve Devriyeye inanmak inanç dünyamızın en temel unsurlarındandır.

Bizler Aleviler olarak başta Türkiye olmak üzere tüm dünya kamuoyuna tekrar anımsatmak isteriz ki, yüzyıllardır yaptığımız gibi bundan sonra da cem yürütmeye, semah dönmeye, Telli Kur'an adını verdiğimiz sazımızla deyişler söylemeye, Kerbela şehitlerinin kişiliğinde tarihteki tüm mazlumlar için Muharrem ayında oruç ve matem tutmaya devam edeceğiz.” (16)

Bu bildirgede ortaya konan Aleviliğin inançsal temelleri, diyalog sürecinin Aleviler için trajik bir sonuca ulaşmasına engel olacaktır. Bu konuda ısrarlı bir duruş gerçekleştirilmek zorundadır. Fakat biliyoruz ki Sünni egemen çevrelerin Aleviliği din dışı sayma yani tekfir etme dinamikleri tam da bu bildirgedeki inançsal ilkelerden kaynaklanmaktadır. Zaten Alevi – Sünni diyalogu ile Sünni cemaat ve tarikatların hedefi bu ilkeleri zayıflatmaktır.

Alevi – Sünni diyalogunun, “ Dinler arası diyalog “ sürecinden tümüyle bağımsız olduğunu düşünmek mümkün değildir. Dinler arası diyalogla amaçlanan “ Ilımlı İslam “ benzeri bir projenin Alevi – Sünni diyalogundaki izdüşümü “Ilımlı Alevilik “ tir.  Ilımlı Alevilik projesiyle Sünnileştirilmiş ve böylece tekfir edilme noktasından kurtulmuş bir Alevilik inşası gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu yolla Aleviler, güya sapkın inanç ve yaşamlarından arındırılıp hidayete erdirilmek istenmektedir.

Hidayete ermiş yani tekfir edilmekten kurtulmuş Ilımlı Aleviliğin kabulü, gerçekte Aleviliğin tarihe gömülmesi demektir. Zira bu yolla yapılmak istenen şudur:

Aleviler, cem ayini yapmaya devam edecekler fakat bununla birlikte Sünni inançtaki gibi beş vakit namazı kabul edip bu ibadetlerini de camilerde yapacaklardır. İslam dininin temel ibadet biçimi olan beş vakit namazı kabul eden ve uygulayan Aleviler“ Ehlikıble “ özelliğini kazanacaklar ve bir tarikat zikri bağlamında cem ayinlerini de sürdüreceklerdir. Böylece Alevilik, Sünni bir tarikat çizgisine çekilmiş olacaktır.

Cem evleri, camilerden sonra gelen ikincil bir ibadet merkezi olarak kabul edilecektir. Bu ise cem evlerinin Nakşi ve Kadiri tarikatlarının tekkeleriyle aynı çizgiye çekilmesi anlamına gelmektedir. Bu yolla Aleviliğin Sünni bir tarikat olduğu görüşü güçlendirilmiş olacaktır. Git gide muhafazakarlaşan Türkiye yönetiminin Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Yasasını ilga edip Cem evlerini de tekke statüsüne sokacağını öngörmek kolaylıkla mümkündür.

Ilımlı Alevilik ile Alevilere ramazan orucunun farziyeti benimsetilecek ve muharrem orucunun ise ihtiyari bir ibadet olduğu öğretilecektir. Bir aylık ramazan orucunu tutmaya başlayan Aleviler, isterlerse muharrem orucunu da tutacaklardır.

Tenasüh, devriye, Hazreti Ali’nin uluhiyet ve velayeti gibi inançlarını da terk edeceklerdir.

Alevi inanç önderleri de git gide Sünni cami imamları gibi bir inanç yapısına taşınacaktır.

Yürütülmekte olan bu proje karşısında Aleviler nasıl tavır almaktadırlar ?

Alevilerin bu konuda üç farklı tavır geliştirdikleri görülmektedir.

Birincisi; Aleviliği İslam dışı ayrı bir din olarak gören kesimin geliştirdiği tavır. Bu tavrın temsilcileri İslam ile Sünniliği özdeşleştiren Sünni din bilginleri ile aynı çizgide yer almaktadırlar. Sünni ibadetleri olan namaz, ramazan orucu, hac gibi ritüelleri İslam’ın ibadetleri olarak görüp bunların yokluğunu temel alarak Aleviliği ayrı bir din biçiminde ilan noktasına giden çevreler elbetteki çeşitli saiklerle hareket etmektedirler.

Bu çevreler,  “Aleviliğin İslam’ın içinde olduğunu kabul asimilasyonu hızlandıracaktır.” kaygısını taşımaktadırlar. Aslında bu çevreler, tanımlama noktasında İslam dışı olma söylemini benimseseler de içerikte en azından şimdilik çok da farklı bir Alevilik anlayışına sahip değildirler.Gerçi bu çevre içinde Aleviliği yeniden inşa edip özellikle Zerdüştiliğe yahut kadim Anadolu inançlarına bağlamaya çalışanlar da bulunmaktadır.Bu noktada Erdoğan Çınar’ın “ Aleviliğin Kayıp Bin Yılı “,“ Aleviliğin Gizli Tarihi: demirin Üstündeki Karınca İzi “ , “ Kayıp Bir Alevi efsanesi”,“ Aleviliğin Kökleri: Abdal Musa’nın Sırrı “ ile Erdoğan Aydın’ın, “ Alevileri Ne Yapmalı “,“Kabustan Demokrasiye Milliyetçilik, Şeriat ve Alevilik “, “Kimlik Mücadelesinde Alevilik” adlı kitaplarını anımsatmak isteriz. Bu kitaplar geriye doğru gerçek dışı bir tarih inşasından ibaret çalışmalardır. Bu çalışmaların Alevi kitle üzerinde fazla bir etkiye sahip olduğunu söylemek olanaksızdır. Daha ziyade fantastik / kurgusal çalışmalar olarak nitelenebilecek olan bu kitapların bir zaman sonra unutulup gitmesi mukadderdir.

Yine bu çevre içinde Aleviliği neredeyse bütün dinlerin bir sentezi yahut Anadolu hümanizması şeklinde görenler de vardır. Aleviliği bir inanç olmaktan ziyade felsefi ve siyasi bir akım şeklinde yeniden tanımlayanlar da yine bu çevre içinde yer almaktadır. Sünni akidenin “ Ehlikıble “ ilkesi açısından bakıldığında Aleviliğin İslam dışı olma keyfiyetiyle örtüşen bu tutum, paradoksal bir biçimde Sünni misyonerliğini en çok kaygılandıran tutumdur. Zira bu tutumun güç kazanması ve Alevilerce benimsenmesi durumunda asimilasyon imkanı neredeyse yok olacaktır. Fakat o zaman da Alevilik, yeni bir inşa sürecine girmiş olacaktır. Bu süreç sonunda Aleviliğin ayrı bir din olarak kabulü ve peşi sıra Alevilerin hukuken ve siyaseten azınlık statüsüne sokulması gerçekleşecektir. Açıkçası bu durum bize göre Türkiye ve Türk ulusu için hiç de istendik bir şey değildir.

Şimdilerde biraz durulsa da İslam dışı Alevilik söylemi etrafında bir dönem şiddetli tartışmalar yaşandığı malumdur. Özellikle Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF ) ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK ) içerisinde resmi belgelerde de kendini gösteren bu tartışma, Alevi kamuoyunu uzunca bir süre meşgul etmiştir. Söz konusu tartışmanın izleri bugün bile devam etmektedir.

1998 yılında AABF programındaki Alevilik tanımlamasında İslam da yer bulmuşken 2006 yılındaki AABK programında ise İslam’a yer verilmemiştir.

1998’deki AABF programında Alevilik tanımlaması şu şekilde yer almıştır:

"Alevilik; Allah, Muhammed, Ali kutsallığını kalbinde taşıyan, İmam Ali´nin adaletinden ayrılmayan, Hz.Muhammed ve İmam Ali’den gelen neslin imametini teberra ve tevella ilkesi ile sahiplenen,..ve bunu müsahiplik kurumu ile gerçekleştiren, Şeriatın bağnaz kurallarına bağlı olmayan, İslam dinini kendine göre –Sünni inancının dışında – yorumlayan…” (17)

Bu tanımlamada Sünni din bilginlerinin önemle üzerinde durduğu “Ehlikıble olma “ durumu yer bulamamıştır. Hatta bu özelliği yadsıyan bir ifade de tanıma dahil edilmiştir. “ Şeriatın bağnaz kurallarına bağlı olmayan..” ifadesi ile Sünni inancın kıble, namaz, Kabe’ye hac, ramazan orucu vb. ibadete ilişkin şer’i kuralları dışlanmaktadır. Zaten tanımda yer alan, İslam’ın, Sünni inancın dışında yorumlandığı vurgusu da aynı hususiyeti ortaya koymaktadır. Dolayısıyla her ne kadar bu tanımda İslam yer bulmuşsa da Sünni inanç açısından bakıldığında bu durum, Aleviliğin İslam dairesi içinde sayılması için kesinlikle yeterli değildir. Zira ibadete ilişkin şer’i kurallar dışlanmakta yani “ Ehlikıble olma “ koşulu karşılanmamaktadır.

2006’daki AABK programında ise Alevilik şu şekilde tanımlanmıştır:

"Alevilik;kendine özgü bir inançtır; Anadolu’da şekillenen, Balkanlar’da, Ortadoğu’da, Avrupa’da yaşayan milyonlarca insanı etkileyen Alevilik; ortaya çıktığı coğrafyada varolan bütün inançlarla kaynaşmış, engin öğretisini onlardan da katmanlarla zenginleştirmiştir.

Alevilik; Hak, Muhammed, Ali üçlüsünün kutsayan, temelinde insan sevgisi bulunan, her dine, mezhebe, inanca saygı duyan ve hoşgörüyle bakan, dil, din, ırk, renk farkı gözetmeyen, eline, beline, diline sahip olma ilkelerini şart koşan, insanları yaşadıkları toplumda kendi istekleriyle, kendi kendilerini yargılamalarını sağlayan, eşitlikçi, katılımcı, paylaşımcı düşünceyi savunan, aslı doğruluk, kemali dostluk, cevheri merhamet, görüşü eşitlik, hazinesi bilgi, meyvesi sevgi hamuruyla yoğrulmuş, insan-ı kamil yani erdemli insan yaratmayı öngören, korkuyu aşıp sevgiyle Tanrıya yönelen, En-el Hak ile insanın özünde Tanrıyı gören, yaradan ile yaratılan ikiliğinden Vahdet-i Vücut’a (Varlık Birliği) varan, edep ve ahlaklılığı yaşamının temeline koyan,, insanı yücelten, hamurunda hem ilahiliğin hem de irfaniliğin mayası bulunan, kişinin ahlak ve karakterli yaşam ilkelerini belirleyen, dini biçim ve şekil olarak değil, inanç olarak algılayan, dini bağımsız bir irade gücü ve Batıni (içsel) özelliğiyle evrimleştiren, akıl ve iman bütünlüğünde birleştiren ve tüm bunları ’’Kırklar Cemi’’nden alınan ilhamla yürüten canların inanç sistemidir.

Alevi kimliğimizin temeli, öğretimiz ve atalarımızdan bize kadar gelen inanç ve kültür birikimimizdir. Geçmişte ve günümüzde bizi Alevi inancı ve kültürü bağlamında birleştiren ve bir arada tutan güç öğretimizdir; Kadın-erkek eşitliği, tanrı korkusu yerine tanrı sevgisi, insana bakış, çok evliliğin yasak oluşu, müzik ve semahın inancımızdaki vazgeçilmez yeri, diğer inançlara ve güzel sanatlara yaklaşımımız, ibadet yerimizin Cem evi oluşu ayrıcalıklı özelliklerimizdendir. Öğretisi gereği Alevilik; Anadolu’ya özgü yalnız bir inanç sistemi değil, aynı zamanda davranışın ve düşüncenin de prensibidir." (18)

Görüldüğü üzere ikinci tanımda İslam sözcüğü yer almamaktadır. Bu durum AABF Dedeler Kurulu Başkanı Cafer Kaplan’ın tepkisini çekmiş ve Kaplan,  Alevi Kültür Merkezlerine gönderdiği mektupla bu tanımı kabul etmediğini belirterek tartışmayı iyice alevlendirmiştir. Kaplan’dan önce Dedeler Kurulu Başkanı olan Hasan Kılavuz ise açık ve net bir biçimde Aleviliğin İslam dışı ayrı bir inanç yani bağımsız bir din olduğunu ısrarla belirtmiştir.

Kılavuz’a göre Alevilikte İslami bir takım izler olsa da bunlar bir etkileşimin göstergesi olup Aleviliğin İslam dairesi içinde olduğunun kanıtı olarak görülemez.

Nitekim 20 Nisan 2008 tarihinde Yol Tv’de Hasan Kılavuz ve Erdoğan Aslan tarafından sunulan “ Gönül Yolu “ adlı programda Sünni mezhebinin Şafii koluna mensup biri ile Caferi mezhebine mensup bir başka kişi özellikle Hasan Kılavuz’un da ısrarlı sorularıyla Aleviliğin İslam dışı bir inanç sistemi olduğunu ileri sürmüşlerdir. Görüleceği üzere bir kısım Alevilerce Alevi inanç önderi olarak kabul edilen Hasan Kılavuz ile Sünni / Şafii ve Şii / Caferi iki inanç önderi (?) Aleviliğin İslam dışı olduğu iddiasını birlikte savunmuşlardır.

Bu programa yönelik tepkiler de gecikmemiştir. Cumhuriyetçi Eğitim Merkezi Vakfı (Cem Vakfı ) bünyesinde bulunan Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı yayınladığı bildiri ile programa yönelik tepkisini sert bir dille açıklamıştır. (19)

AABF ve AABK bünyesinde patlak veren İslam dışı Alevilik söylemi Türkiye’de örgütlü kimi Alevi kurumlarınca da kısmen ve zımnen paylaşılmıştır. Bu kurumlara mensup Alevi inanç önderlerinin de büyük kesimi tarafından reddedilen İslam dışı Alevilik söylemi, Pir Sultan Abdal Dernekleri ve Alevi Bektaşi Federasyonu’nca en azından açıkça karşı çıkılmayarak da olsa benimsenmiştir. Hatta Pir Sultan Abdal Dernekleri’nin bir süre genel başkanlığını da yürüten Kazım Genç, verdiği pek çok demeçte Aleviliğin İslam dışı bir inanç olduğunu açıklayarak tavrını ortaya koymuştur.

Bu noktada İslam dışı Alevilik söyleminin en keskin ve yalın ifadelerinden olan birkaç şiiri yazımıza taşımak, meselenin daha net anlaşılması açısından yerinde olacaktır.

“Hacı bilmem, hoca bilmem,
Beş vakit namazı kılmam,
Ramazanda oruç tutmam,
İslam bizim neremizde ?

Çarşafım yok, türbanım yok,
Ehl-i sünnet fermanım yok,
Arafat'ta kurbanım yok,
İslam bizim neremizde ?

Cemimde yok, sazımda yok
Karımda yok, kızımda yok,
Kırpık sakal yüzümde yok,
İslam bizim neremizde ?

Dem çekerim, dolumda yok,
Bilimde yok, ilimde yok,
Türkçe duam, dilimde yok,
İslam bizim neremizde ?

Mezhep deyip nifak sokmam,
Tekbir ile insan yakmam,
Tespihim yok takva takmam,
İslam bizim neremizde ?

Kandilimiz, gecemiz yok,
Arapça’mız, hecemiz yok,
Hülleyecek kocamız yok,
İslam bizim neremizde ?

Muhammet'le Ali öldü,
Soyu sopu sürgün geldi,
Meydan Muaviye'ye kaldı,
İslam bizim neremizde ?

Ehl-i beyt benim dostum,
Ezdiler, bağrıma bastım,
Ben İslam'a çoktan küstüm,
İslam bizim neremizde ?

Saltanatı, halifesi,
Hiç tanımam neyin nesi,
İrticası, Kara sesi,
İslam bizim neremizde ?

Tutturmuşlar ehl-i sünnet,
Ne cehennem ne de cennet,
Kul köle, değilim ümmet,
İslam bizim neremizde ?

Tüm dinlerden alıntım var,
Şamanlıktan kalıntım var,
Çok üzgünüm anlatmak zor
İslam bizim neremizde ?

Özümde benlik yazılmaz,
Kimseye kuyu kazılmaz,
İç abdestim hiç bozulmaz,
İslam bizim neremizde,

Arıyorum, tarıyorum,
Can gözüm var görüyorum,
GAZİ METİN soruyorum,
İslam bizim neremizde ?”

Alevi dedesi olduğu belirtilen Hüseyin Gazi Metin tarafından yazılan bu şiirin içerik itibariyle bir benzeri de Ezeli Doğanay tarafından yazılmıştır:

“Biz namaz kılmayız, oruç tutmayız,
Nasıl Müslüman’ız anlamadım ben.
Kabe’miz insandır, Hacca gitmeyiz,
Nasıl Müslüman’ız, anlamadım ben.

Üç aylar beş aylar vız gelir bize,
Ömrümüzde bir gün gelmedik dize,
Aleviler size diyorum size,
Nasıl Müslüman’ız, anlamadım ben.

Arada duyarız gelmiş ramazan,
O bizden biz ondan uzak her zaman,
Hulle’ye uymayız, gelse de ferman,
Nasıl Müslüman’ız, anlamadım ben.

Ehli kamil canda öze dalarız,
Aşkın deryasına gemi salarız,
Şah avazı deyip sazı çalarız,
Nasıl Müslüman’ız, anlamadım ben.

Ezeli’yim böyle emretmiş yarab,
Hak kelamı saklar bir kadeh şarap,
Özümüz dardadır, bedense turab,
Nasıl Müslüman’ız, anlamadım ben.”

İslam ve Müslümanlıkla bağı reddeden ve Sünni din bilginlerinin Alevileri tekfir etmelerine dolaylı olarak destek veren bu iki şiirle birlikte Aleviliği Zerdüştiliğe bağlamaya çalışan bir başka şiiri daha sunmak istiyoruz. Bu şiir, Alevi anne babadan dünyaya gelen Ozan Emekçi mahlasını kullanan Ali Haydar Bender’e aittir.

“İki Ali vardır, sizinki Arap,
Gönüllerde düştür, bizim Alimiz.
Sizin Ali, devri eyledi harap,
Mazluma yoldaştır, bizim Alimiz.

Sizin Ali, kana kine doymadı,
Bizim Ali, hiç bir cana kıymadı,
Sizin Ali, Hakk’ı insan saymadı,
Temsili Zerdüşt’tür, bizim Alimiz.

Sizin Ali, düşman müziğe, meye,
Bizim Ali, saki olur dünyaya,
Sizin Ali, yönün döndü kayaya,
Kıblesi güneştir, bizim Alimiz.

Sizin Ali, taptı ganimetlere,
Bizim Ali, ortak oldu dertlere,
Sizin Ali, ruhun verdi kurtlara,
Emekçi’ye baştır, bizim Alimiz “

Özellikle bu şiir hakkında kısa bir çözümleme yapmak yararlı olacaktır. Şiirde kullanılan,       “ Sizin Ali, Bizim Ali “ ayrımı ile Alevilerle Sünnilerin Alilerinin aynı olmadığı görüşünden hareketle Alevilerin Alisinin aslında Zerdüşt olduğu, dolayısıyla İslam tarihindeki Ali ile Alevilerin ilgisinin olmadığı ileri sürülmekte, böylece Aleviliği Zerdüştilik inancına bağlama çabası sergilenmektedir. Öteden beri Kürt Milliyetçileri, Kürtlerin milli dinlerinin Zerdüştilik olduğunu söylerler. Bu söylem üzerinden Kürtçe konuşan Alevileri de Alevilik ile Zerdüştilik arasında kurmaya çalıştıkları yapay bağlarla Kürtleştirme amacını güderler. Şiirde dikkat çeken bir ifade de “ Sizin Ali, yönün döndü kayaya…”ifadesidir. Bu ifadeyle Kabe ve kıbleye vurgu yapıldığı açıktır. Böylece Sünni inançtaki   “Ehlikıble olma “ ilkesiyle alenen alay edilmektedir.“Kıblesi güneştir, bizim Alimiz... “ ifadesiyle de Alevilere kıble olarak güneş gösterilmektedir. Oysa Alevilerin kıblesi insandır.

Bu şiirin Alevileri Zerdüştiliğe çağırdığı açıktır. Bu yapılırken kullanılan “ Sizin Ali Arap…” ifadesinde Arap Alevilere karşı bir düşmanlık ve dışlama söz konusudur.Yine aynı şekilde  “Sizin Ali kana, kine doymadı…” ifadesinde de Alevilerin inancının odağında yer alan Hazreti Ali’ye yönelik ağır ve çirkin bir hakaret vardır. Bu hakaret gerçek müminleri derinden yaralayan edep ve terbiye dışı bir söylemdir.

Şiirdeki bir diğer ilginç ifade de “ Sizin Ali, ruhun verdi kurtlara…”ifadesidir. Bu ifadeyle birlikte Ozan Emekçi’nin düşmanı olan ama gerçek mümin Alevilerin şah – ı merdan dediği Hazreti Ali’nin özellikleri tamamlanmış oluyor; Kıblesi kaya, katil, kinci, Arap ama aynı zamanda ruhunu kurtlara veren bir Ali…

Sahi Hazreti Ali’nin ruhunu kurtlara vermesi ne demek ? Ozan Emekçi acaba burada neyi kastediyor


aleviler-kafir-mi.html >> Baba Mansur Kur Hüseyin Dergahı >>