Baba Masnsur
Akıl Tutulması ve Oruç
İslam'ın belli bir coğrafya, belli bir kültür ve belli bir zaman dilimine hapsedilmesinin doğurduğu yanılsamaların İslam toplumları üzerindeki olumsuz etkilerini akıl tutulması olarak niteleyip bu tutulmayı ortadan kaldırmak adına giriştiğimiz çalışma; bizce tarihsel bir etkinlik hüviyetindedir.

Daha evvelki çalışmamızda namaz ibadeti ile ilgili akıl tutulmasını ortaya koymuştuk. Bu çalışmada Ortodoks İslam'ın oruç konusundaki akıl tutulmalarını ele alıp elde ettiğimiz sonuçları Alevi inancının müdafaasının hizmetine sunacağız.

Oruç, hemen hemen yer yüzündeki bütün dilerde değişik biçimlerde de olsa mevcut olan bir ibadettir. Sadece İslam’a yada İbrahimi dinler denilen dinlere özgü bir ibadet değildir. Kimi dinler oruç ibadetini bir kısım yorum ve gerekçelerle terk etmişken kimileri de bazı yeni düzenlemelerle sürdürmeye devam etmektedir.

Oruç sözcüğünün Arapça’daki karşılığı sıyam ve savm ifadeleridir. Anlam itibariyle yeme, içme, yürüme, konuşma gibi eylemlerden uzak durmak demektir. Konuşmamaya / sessiz kalmaya da savm denilmektedir. ( Meryem suresi,26)

Dinsel literatürde oruç, Tanrı’nın rızasını kazanmak ve nefsi terbiye etmek için yemeden içmeden ve cinsel ilişkiden uzak durma anlamına gelmektedir. Oruç ibadetindeki asıl nokta nefis terbiyesidir. Bu yönüyle ele alındığında nefsi terbiye için yapılan tüm etkinlikler oruç olarak değerlendirilebilir.

İslam teolojisine göre oruç tüm peygamberlere emredilen bir ibadettir. Nitekim Kur’an’da Bakara suresi 183. ayette; “ Ey İnananlar, oruç sizden öncekilerin üzerine yazıldığı gibi sizin de üzerinize yazılmıştır. Böylece korunmanız umulmaktadır.” Deniliyor. Bununla birlikte daha önceki peygamberlerin döneminde emredilen oruç ibadetinin zamanı konusunda açık bir bilgi bulunmamaktadır. Bu hususta Kur’an dışı kimi kaynaklar İslam’dan önce Arap aylarından Muharrem’de oruç tutulduğunu nakletmektedir.

 

Ortodoks İslam ( Sünnilik ve Şiilik ) inancında Ramazan ayında oruç tutmak en önemli ibadetler kapmasında görülmektedir. Nitekim Ramazan ayında oruç tutulması Kur’an’da açıkça belirtilmektedir:

 

“O Ramazan ayı ki, insanlar için kılavuz olan, hidayet belgeleri ve eğriyi doğruyu ayırt edici olan Kur'an, o ayda indirildi. Sizden her kim bu aya ulaşırsa, orucunu tutsun. Her kim hasta olursa veya yolculuk halinde bulunursa, sayısınca diğer günlerde tutsun. Tanrı size kolaylık diler. Size zorluk dilemez. Sayıyı tamamlamanızı ve size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah'ı yüceltmenizi ister. Umulur ki şükredersiniz." ( Bakara suresi, 185 )

 

Görüleceği üzere bu ayette, Ramazan ayında oruç tutulması gerektiği hiçbir yoruma gerek duyulmadan açıkça belirtilmektedir.

 

Ancak 183. ayette orucun zamanı belirtilmezken 185. ayette zaman da belirtilmektedir. Aradaki 184. ayette ise hasta ve yolcu olanların orucu, oruç zamanı dışında tutabilecekleri söylenmektedir. Oruç tutmaya gücü yetmeyenlerin ise fidye / kurtulmalık vermeleri istenmektedir. Bu kurtulmalığın da bir yoksulu doyurmak olduğu belirtilmektedir.

Oruç konusundaki en çarpıcı ayet 187. ayettir. Bu ayet, oruçla ilgili akıl tutulmasının da işaretidir. Ayette şöyle denilmektedir:

“Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar, size örtüdürler, siz de onlara örtüsünüz. Allah, nefsinize eziyet etmekte olduğunuzu bildi de tövbenizi kabul edip sizi bağışladı. Artık eşlerinize yaklaşın ve Allah'ın sizin için yazıp takdir etmiş olduğu şeyi arayın. Tan yerinin aydınlığı gecenin karanlığından sizce ayırt edilinceye kadar yiyin, için. Sonra da gece oluncaya kadar orucu tam tutun. Bununla birlikte mescitlerde itikafta iken eşlerinize yaklaşmayın. Bunlar, Allah'ın koyduğu sınırlardır. Bu sınırlara yaklaşmayın. Allah, kendine karşı gelmekten sakınsınlar diye, âyetlerini insanlara böylece açıklamaktadır. “

Bu ayet birkaç bakımdan akıl tutulmasını gözler önüne sermektedir:

Birincisi;

Demek ki oruç gecelerinde kadınlarla cinsel ilişkiye girmek yasak olduğu halde kimi Müslümanlar böylesi bir yola başvurmuşlar, sonra yaptıkları bu yasak işi açıklayıp tövbe etmişler, Allah da, bu durum üzerine yeni bir ayet gönderip onlar için oruç geceleri cinsel ilişkiyi serbest bırakmış. Üstelik yüce Allah, bu ayette oruç gecelerinde insanların cinsel ilişkiden uzak tutulmasının onların nefislerine eziyet olduğunu da belirtmektedir. Demek ki oruç, nefse eziyet etmek için tutulmamalıdır. Demek ki bir kimse için oruç nefse eziyet haline gelirse o kimse oruç tutmamalıdır. Görüleceği üzere nefis terbiyesi ile nefse eziyet farklı kavramlardır.

 

Yine demek ki koşullar değiştikçe ve yaşanan deneyimler sonucu yüce Allah kimi kuralların değişebileceği ilkesini bizzat kendisi bize öğretiyor. Bu noktada koşulların değişmesi ve yaşanan deneyimler sonucu kimi kuralların değiştirilmesi gerektiğini ve bunun için de biricik belirleyicinin akıl olduğunu görmek ve anlamak zorundayız. Aksi halde insanların huzur ve mutluluğu için gönderilen dinin kimi kurallarının zaman zaman nefse eziyet noktasına gelmesi olasıdır.

 

Şimdi tekrar sormak durumundayız; o dönemde eşleri ile cinsel ilişkiye giremeyen insanların durumu nefse eziyet hali ise bugün içinde bulunduğu iş koşulları nedeniyle orucun eziyet boyutuna vardığı kimseler yok mudur ? Örnek olarak; bir maden işçisinin, bir inşaat işçisinin, bir öğretmenin oruç nedeniyle iş verimini büyük ölçüde kaybetmesi hem kendisi için hem de işçiyse patronu, öğretmense öğrencileri için bir eziyet değil midir ? Oruçlu bir işçi daha az üretecek, oruçlu bir öğretmen de daha az öğretecektir. Bu durum kişinin kendi nefsini terbiye sınırlarının aşılması demek değil midir ? Oruçlu bir öğretmen kendi nefsini terbiye ederken diğer yönden daha az verimli olması nedeniyle öğrencilerine de eziyet etmekte değil midir ? Oruçlu bir işçi daha az üretmesi nedeniyle kendi nefsini terbiye etmenin ötesinde patronunun ve içinde yaşadığı toplumun yada ülkenin kazanç kaybına uğramasının da sebebi değil midir ? Bu durum o işçinin kendi nefsini terbiye etmesinin sınırlarını aştığını göstermiyor mu ?

 

Oruç tutmaya gücü yetmeyenlerin kurtulmalık vermesinin istendiği ayet dikkate alındığında böylesi kimseler de bu kapsamda değerlendirilmeli değil midir ?

 

Kurtulmalık vermeye de gücü yetmeyen kimseler için hiç kuşku yok ki oruç ibadeti zorunlu olamaz. Çünkü ayette de belirtildiği üzere yüce Allah kullarının kendi nefislerine yani canlarına eziyet etmelerini asla istememektedir.

 

İş koşulları nedeniyle orucun, kendisi yada çevresindeki kişiler için eziyete dönüştüğünü gören kimselerin çalışma günleri dışında bu ibadetlerini yapmaları yüce Allah’ın iradesine daha uygun değil midir ?

 

Kuşkusuz bu sorularımız akıl tutulmasını sona erdirmeye yönelik içtenlikli çabalardan başka bir şey değildir.

İkincisi;

Ayette orucun başlama vakti ile ilgili olarak kullanılan ifadelerden anlaşıldığına göre oruç güneşin doğmasından önce ve karanlığın ortadan kalkıp tan yerinin ağarmasından sonra başlamaktadır. Burada net bir zaman ayarlaması olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü tan yerinin ağarmasıyla güneşin doğması arasında hatırı sayılır bir zaman vardır. Bu zaman aralığının hangi anında orucunu başlatacağına da kişi kendisi karar verebilir. Her ne kadar mezhep imamları bu hususta da devreye girip kurallar ihdas ettilerse de ayetin ortaya koyduğu anlam açıktır. Zaten mezhep imamları da bu konuda görüş birliği içerisinde değildirler. Kimi tam tan yeri ağarmaya başladığı an, kimi ise güneşin doğmasına yakın zaman oruca başlanması gerektiği fikrine sahiptir.

 

Burada bizce en önemli konu normal gece ile gündüzün yaşanmadığı coğrafyalarda orucun ne zaman başlayıp ne zaman biteceği hususunda Kur’an’ın hiçbir hüküm ortaya koymamış olmasıdır. Bu gerçekten son derece dikkat çekici bir durumdur. Aslında bu durum, yüce Allah’ın insanlara akıllarını kullanmaları konusunda sağladığı ilahi bir bağıştır.

 

Allah bu hususta hüküm ortaya koymayarak gerekli kuralın ihdasını insanlara bırakmıştır. Ayrıca şöyle düşünmek de olasıdır: Kur’an’ın ilk muhatapları olan Arap toplumunun yaşadığı coğrafi bölgenin özellikleri dinsel ibadetlerdeki kurallara damgasını vurmuştur. O halde Kur’an’ın kimi hükümlerinin Arap toplumunun içinde bulunduğu koşullarla doğrudan ilgili olduğu yönündeki görüşümüzün en güçlü kanıtlarından biri olarak bu ayeti de, yüzyılların getirdiği gelenekler ve önyargılarla kuşatılmış beyinlere duyurmak durumundayız. Buradan hareketle gayet rahat bir biçimde söyleyebiliriz ki, Arap olmayan yada Araplarla aynı coğrafyada yaşamayan toplumlar Kur’ansal hükümleri kendi kültürel ve coğrafi koşullarına göre uyarlayabilme rahmetinden mahrum bırakılamaz.

 

Nasıl ki yüce Allah Kur’an’daki kimi hükümleri zamanla değiştirdiyse ve yerlerine yeni hükümler koyduysa bu rahmet kaynaklı imkandan yüce Allah’ın, kullarını yoksun bıraktığını düşünemeyiz. Aksi halde şu soruyu sormak üzerimize insani ve dinsel bir sorumluluk olarak yüklenmektedir:

 

Kutuplarda orucun ne zaman başlayacağı hususunda yüce Allah hiçbir bilgi vermediğine göre o bölgelerdeki insanlar bu ibadeti yapmak hususunda sorumluluktan kurtulmuş mudurlar ?

Elbette buna; “ hayır “ denilerek yanıt verilecektir.

Ama o zaman Allah adına kural ihdas etmek kulun haddine midir ?

 

Hayır değildir, denilecektir.

 

Peki o halde neden Kur’an’da bu konuda hiçbir hüküm yokken egemen din bilginleri tarafından bir kural ihdas edilmektedir ? Kendi anlayışları açısından yaklaşarak onlara tekrar soralım:

 

Bu tavrınız, Allah adına ve onun egemenlik alanına müdahale ederek hareket etmek ve dolayısıyla kendinizi onun yerine koymak demek değil midir ?

Bu arada hemen hatırlatalım ki, egemen din bilginleri, şöhret bulmuş ifadeyle altı ay gece altı ay gündüzün yaşandığı kutuplarda yaşayan insanların oruç ibadetlerini, normal gece ve gündüzün yaşandığı en yakın yere göre yerine getirmeleri yönünde bir hüküm ortaya koymaktadırlar. Günlük namazlar konusunda da aynı hükmü geçerli kılmaktadırlar.

Demek ki değişen koşullar ve değişen coğrafya ve kültürler doğrultusunda dinde yeni kurallar ihdas etmek mümkündür.

 

Bu hususta bir diğer çarpıcı örnek de hac ile ilgilidir. Hac konusuna daha sonra tekrar döneceğiz ve Alevilik açısından haccın durumunu ayrı bir başlık altında ele alacağız. Ancak burada hac ile ilgili özellikle bir husus üzerinde durmak istiyoruz.

 

Bakara Suresi 197. ayetteki ; “ Hac, bilinen aylardadır…” ifadesine rağmen egemen din bilginleri Hac ibadetini bilinen aylar yerine üç günlük bir süreye hapsetmişlerdir. Haccın hangi aylarda yapılacağı da Tevbe Suresinde geçen “ haram aylar “ ifadesiyle bellidir. Haram aylar; Zilhicce, Safer, Muharrem ve Rebiülevvel’dir. Yine aynı surenin 203. ayetinde ise şöyle denilmektedir: “ …Kim hemen iki gün içinde işini bitirirse ona günah yoktur. Kim de bunu geciktirir, ertelerse ona da günah yoktur…” Bu ayetten de anlaşılmaktadır ki haccı üç güne hapsetmek Kur’ansal bir zorunluluk değildir. Buna karşın yine de hac ibadeti üç güne hapsedilmiştir. Yani bir bakıma Tanrı adına kural ihdas edilmiştir. Denilecektir ki, Haccı üç gün içerisinde ( Kurban bayramı süresince ) yapmak Hazreti peygamberin uygulamasıdır. Oysa peygamber o günün koşullarına uygun böyle bir uygulama yapmıştır. Günümüzde ise koşullar değişmiştir. Artık milyonlarca insan aynı anda hac ibadetini yapmak zorunda kaldığı için katliam boyutunda acı olaylar yaşanabilmektedir. Bir kısmı basına yansımayan pek çok ölüm olayı her yıl yaşanmaktadır. Oysa Kur’an’daki hüküm ortadadır. Bu hükme uyulsa ve hac belli günlere hapsedilmeyip dört aya yayılsa sözünü ettiğimiz acı olaylar yaşanmayacaktır. Lakin bu konuda da şöyle bir savunmanın yapıldığını biliyoruz: “Hac ibadetinin zamanı yüzyıllardır uygulanan gelen bir gelenekle artık yerleşmiştir. Yüzyıllardır yaşanan ve yerleşen bir geleneği değiştirmek İslam’ın ibadet kültürüne zarar verir.”

 

Bu konuda elbette Sünni ve Şii geleneğine saygı duymak durumundayız. Bizim üzüntümüz Alevilerin benzer konulardaki geleneklerine saygı duyulmak istenmeyişinden kaynaklanmaktadır.

 

Bu savunmayı ileri süren çevreler her ne hikmetse, Alevilerin benzer bir nedenle kendi ibadetlerini savunmalarına karşı çıkabilmektedirler. Alevilerin yüzyıllardır yapıla gelen ve Alevi inancının ayrılmaz bir parçası olan kimi ibadetlerini “ibadet değil, sadece bir gelenek“ diyerek küçümseyebilmektedirler. Bu tavır, dürüst ve tutarlı bir davranış değildir.

 

Gelelim Alevilerin oruç konusundaki durumlarına…

 

Aleviler; oruç tutmayı yüce Allah’ın bir emri olarak kabul edip bu ibadeti kelimenin tam anlamıyla mümince yerine getirmektedirler.

 

Bilindiği üzere Alevi inancında Muharrem ayında 12 gün süreyle oruç tutmak dinsel bir kuraldır. Alevilerin orucu Muharrem orucudur. Ramazan ayı münasebetiyle oruç tutmak Alevi geleneğinde yoktur. Bu durumu yadırgayan Sünni ve Şii misyonerler Alevileri Kur’an’daki Ramazan orucu buyruğuna uymadıkları gerekçesiyle taciz etmektedirler. Oysa Alevilerin Muharrem ayında oruç tutma geleneği, Ramazan orucu ve genel anlamda da İslam’ın oruç tutma buyruğu konusunda geliştirdikleri dinsel bir içtihattır. Bu dinsel içtihat, Alevilerin yaşadıkları kültürel, coğrafi ve tarihsel koşullar sonucu doğmuş olan bir zarurettir. Alevilerin büyük çoğunluk itibariyle göçebe Türkmenler olduğu düşünüldüğünde böylesi bir içtihadın zarureti daha iyi anlaşılacaktır. Sürekli göç eden bir insan topluluğunun yerleşik insanlar gibi bir ay süre ile aralıksız oruç tutmaları son derece zordur. Bu zorluk nefsi terbiye etme sınırlarının ötesine taşan bir eziyeti ifade etmektedir. Bakara Suresi 187. ayette de belirtildiği üzere yüce Allah insanlar için zorluk değil kolaylık istemektedir. Kullarının kendilerine yani nefislerine eziyet etmelerini istememektedir. Yüce Allah sırf kullarına eziyet olmasın diye Ramazan orucunda gece cinsel ilişkiye girme yasağını kaldırmıştır. Bir ay boyunca böylesi bir yasağa dayanabilmek pek çok kimse için elbetteki olanaksız denecek derecede zordur. Nitekim ayetten de anlaşıldığı üzere insanların çoğu bu yasağa uyamamışlardır. Oysa Muharrem orucu 12 gün sürdüğü için böylesi bir yasağa uymak ( yas dönemini oluşturan ilk on günde ) imkan dahilindedir.

 

Peki Ramazan’da tutulması istenen orucu Aleviler neden Muharrem’e almışlardır ?

 

Muharrem’de oruç tutmak Hazreti Muhammed de dahil hemen hemen tüm peygamberlerin yaptığı bir ibadettir. Nitekim, Ramazan orucunun inananlar üzerine yazılmasından / farz kılınmasından önce Muharrem orucunun tutulduğu bilinmektedir.

 

Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in döneminde İbrahim peygamberin inanırları olan HANİFLERİN ( Hanefiler değil !) Muharrem’de oruç tuttukları ve peygamberimizin de bu oruca iştirak ettiği İslam teologlarının ittifakla naklettiği bir bilgidir. Peygamberimiz Hicret sonrasına değin yani Ramazan orucu yazılıncaya değin Muharrem’de oruç tutma geleneğini sürdürmüştür. Ayrıca İbni Abbas’tan rivayet edilen bir hadisinde Hazreti Muhammed; Muharrem’de bir gün oruç tutmanın bir ay oruç tutmak kadar sevap olduğunu da dile getirmiştir.

 

İşte Aleviler bu nedenlerden ötürü yüce Allah’ın oruç emrini içtihadi olarak Muharrem’de ifa etmektedirler. Bu içtihadı İslami bulmayan Sünni ve Şii kimi misyonerlere oruç konusunda kendi geliştirdikleri içtihatları gözden geçirmelerini tavsiye deriz. Tekraren söyleyelim ki, onların Kur’an’da hiçbir hüküm olmamasına rağmen kutup bölgelerinde yaşayanlar için oruca başlama ve oruç açma vakti hususunda ortaya koydukları içtihat ne derece İslami ise Ramazan ayında oruç tutma emrini Muharrem’de yerine getirme yönündeki içtihat da o derecede İslamidir. Yine Ramazan gecelerinde başlangıçta mevcut olan cinsel ilişkiye girme yasağının sonradan ilahi rahmet sonucu kaldırılması ne denli tanrısal bir merhamet içeriyorsa Muharrem ayında oruç tutmak da o denli isabetli ve doğru bir içtihattır.

 

Tüm bunlara rağmen deniliyorsa ki” farz olan orucun vakti Ramazan ayıdır ve bunu değiştirmek hiçbir biçimde dinin ruhuna uygun değildir.” O halde yapılması Bakara Suresi 197. ayetle “ bilinen aylara “ tahsis edilmiş olan hac ibadetini Kurban Bayramı günlerine çekmek dinin ruhuna nasıl uygun oluyor ?

 

Haccın zamanı konusunda bir değişiklik yapabilmek dinen mümkün ise Ramazan orucunun yada genel anlamda orucun zamanı konusunda da değişiklik yapabilmek öylece mümkündür ve dinseldir.

 

Ramazan ayında tutulması gereken orucun başka aylarda da tutulabileceğinin kesin kanıtlarından biri de Bakara Suresi 184. ayette tüm çıplaklığıyla mevcut olan orucun kaza edilebilmesi hususudur . Bu ayette, Ramazan ayında çeşitli nedenlerle ( yolculuk, hastalık yada dayanamamak gibi ) oruç tutamayanların başka günlerde oruç tutabileceği yada kurtulmalık / fidye vermeleri gerektiği belirtilerek aslında ramazan orucunun başka günlerde de tutulduğunda Ramazan orucu yerine geçeceği ortaya konulmaktadır. Buna rağmen hala başka günlerde oruç tutmak Ramazan orucunun yerini tutmaz diyebilmek ne derece dinsel olabilir ki?

 

Bilindiği üzere Muharrem ayında oruç ve matem tutmanın teolojik nedenlerinden bir de Kerbela katliamıdır. Kerbela şehitleri ve tüm on iki imamlar için gösterilen bir saygının eyleme dökülmesi olarak da önemli bir işleve sahip olan Muharrem orucu ve matemi Alevilerin en ayırt edici vasıflarından biridir. Kerbela şehitlerine ve tüm on iki imamlara gösterilen saygının temelinde yatan en önemli nedenlerden biri mazlumiyettir. Kerbela şehitleri ve tüm on iki imamlar sadece İslam tarihi bağlamında değil tüm insanlık tarihi açısından da mazlumların zulme isyanının simgesel önderlerindendir. Bu nedenle onlar sadece Alevilerin değil hangi din ve inançtan olursa olsun tüm mazlumların saygıyla anmaları gereken önderlerdir.

 

Kimi yorumlara göre Fecr Suresi 1. ve 2. ayetlerdeki; “Tan yerine / fecre ve on geceye ant olsun.” İfadelerinde geçen “ on gece “ sözüyle Muharrem’in on gününün kutsallığına ve dolayısıyla Muharrem orucuna işaret edilmektedir. Bu “ on gece “ sözüyle çok daha farklı hususların kastedildiği yönündeki yorumların mevcudiyetini de dile getirmek zorundayız.

 

Ramazan ayında dileyenlerin 48 Perşembe oruçları kapsamında oruç tutmaları haricinde Ramazan ayı münasebetiyle oruç tutmak Alevi geleneğinde yoktur. Bu tutum yüzyılların hatta bin yılların getirdiği ve Alevi kimliğinin ayrılmaz bir parçası olan güçlü ve keskin bir özelliktir. Bu özelliğin yitirilmesi Alevi kimliğine vurulan ağır bir darbe olacaktır. Kanaatimizce bu özelliğin terk edilmesi Alevilik ve Aleviler açısından neredeyse intihar derecesinde dayanılmaz neticeler verecektir.

 

Tarihte binlerce Alevi önderinin idam edilmesi, sürgün edilmesi, derilerinin yüzülmesi ve hatta ateşe atılıp yakılmasının nedenlerinden biri de Ramazan’da oruç tutmadıkları suçlaması değil midir ?

 

Alevi önderleri idama, yakılmaya, sürülmeye, derilerinin yüzülmesine rağmen kimliklerinden vazgeçmemişlerdir. Eğer tarihte gerçekleşmeyen bu vazgeçiş bugün gerçekleşirse, bu durum Alevi kimliği açısından intihar değil de nedir ?

 

Bu gerçekler akla getirildiğinde yukarıda telaffuz ettiğimiz “ intihar “ sözcüğünün anlamı daha iyi kavranacaktır.

 

Alevilikte Muharrem orucu dışında da oruçlar vardır. Hızır orucu, Masum – u pak orucu, 48 Perşembe oruçları gibi. Ancak bu oruçlar zorunlu değildir. İş durumu ve sağlığı uygun olanların tuttukları oruçlardır. Kaldı ki Muharrem orucu da iş durumu ve sağlığı yerinde olanların tutmakla mükellef oldukları bir oruç olup kişinin nefsini terbiye amacına yöneliktir. Nefsi terbiye sınırlarını aşıp nefse eziyet pahasına oruç tutmak yüce Allah’ın emrinin hilafınadır. İş ve sağlık durumu uygun olmayanlar çalışma günleri dışında ve sağlıkları el verdiği ölçüde oruç ibadetlerini yerine getirebilirler.

 

Şimdi Alevi ulularından oruç ile ilgili birkaç örnek deyiş / nefes sunalım:

 

“Namazımız dara durmak,

Orucumuz sabretmek ,

Biz bir oruç tutarız ki,

Ramazana benzemez…”

Seyyid Nesimi

 

 

“Oruç, namaz, zekat, hac

Cürm ü cinayetdür

Fakir bundan azaddur,

Has u havas içinde...”

 

“Savm (oruç), Salat, Hac, Zekat;

Hicaptır aşıklara !

Aşık, bundan münezzeh,

Naz u niyaz içinde… “

Yunus Emre

 

 

Büyük Alevi Türkmen ozanı Pir Sultan Abdal ise Muharrem orucu ile ilgili olarak şöyle demektedir:

 

Birini tutan Hakk’ın yeter

İkisini tutan günahın atar

Üçünü tutan cennette yatar

Engür olmuş Hakk ceminde ezilir.

 

Dördünü tutana veli dediler

Beşini tutana ulu dediler

Altısını tutana dolu dediler

Engür olmuş Hakk ceminde ezilir.

 

Yedisin tutan havada uçar

Sekizin tutan hülleler biçer

Dokuzun tutan cennetin açar

Engür olmuş Hakk ceminde ezilir.

 

Pir Sultan Abdal’ım onunda zahmet

On birini tutana indi rahmet

On iki tutana nasiptir cennet

Engür olmuş Hakk ceminde ezilir.

 

 

Sonuç:

 

“Akıl Tutulması ve Oruç” başlıklı yazımızı ulaşılan sonuçları maddeler halinde yineleyerek sonlandıralım.

 

Oruç tutmak İslam dinine göre yüce Allah’ın bir emridir.

 

Oruç, nefsi terbiye etmek ve böylece Allah’ın rızasını kazanmak için tutulur.

 

Nefse eziyet etmek nefsi terbiye etmenin dışındadır. Allah nefse eziyeti yasaklamaktadır. Bu durum pek çok ayette olduğu gibi Bakara suresi 187. ayette de net bir biçimde belirtilmiştir.

 

Değişen koşullar sonucu ibadetlerin kimi kuralları da değiştirilebilmektedir. Nitekim Bakara Suresi 187. ayette belirtildiği gibi önceden Ramazan orucunun gecelerinde cinsel ilişkiye girmek yasak iken yüce Allah, bunun insanların nefislerine eziyet olduğunu buyurarak söz konusu yasağı kaldırmış, dolayısıyla değişen koşullar gereği ibadetlerdeki kuralların da değişebileceğini kullarına öğretmiştir.

 

Kur’an’da, kutup bölgelerinde yaşayanların oruçlarına başlama ve oruç açma vakitleri konusunda her hangi bir bilgi yokken bu hususta içtihadi olarak bir hüküm ortaya konulmuştur. Bu tutum ibadetlerle ilgili olarak çeşitli içtihatların yapılabileceğinin bir diğer kanıtıdır. Benzer bir içtihat da hac konusundadır. Bakara Suresi 197. ayette; “ Hac bilinen aylardadır…” ifadesine rağmen bu ibadet Sünni ve Şii Müslümanlarca üç gün içerisinde yapılmaktadır. Bu da bir içtihattır. Bu içtihadın peygamberin uygulamasına dayandırılmasının içtihadı, içtihad olmaktan çıkarmayacağını söylemeye gerek bile yoktur. Ayrıca Hacca gidiş vasıtalarının belirtildiği Hac Suresi 27. ayette, “ …yaya yahut yorgunluktan incelmiş develerle derin vadilerden geçerek sana gelsinler” denilmek suretiyle hacca gidiş araçları belirtilmiş fakat günümüzde yeni vasıtalar icat olunduğu için ayette belirtilen vasıtalarla hacca gitme hususu yeni bir yoruma tabi tutularak “ Makaasıt, vesail ile karıştırılmamalıdır. “ anlayışıyla asıl olanın haccetmek olduğu, vasıtaların ise bir öneminin bulunmadığı şeklinde bir hükme varılmaktadır. Görüleceği üzere bu da bir içtihattır. O halde asıl olan oruç tutmak ise bunun da çeşitli zaman dilimlerine bağlanmasının öneminin olmayacağı aşikardır.

 

Oruç tutmaktaki amaç nefsi terbiye etmek ise o halde “ Nefis terbiyesi sadece Ramazan ayında olur, başka bir ayda olmaz !” demek yersizdir, yersiz olduğu kadar gülünçtür de…

 

Alevilerin oruç ayı içtihadi olarak Muharrem ayıdır. Muharrem ayında oruç tutmak yüce Allah’ın oruç tutma buyruğunu yerine getirmek amacıyla ifa edilen bir ibadettir.

 

Muharrem ayında oruç tutmak, Ramazan orucu kadar muteber ve sevaptır. Muharrem orucunu nafile bir ibadet olarak değerlendirip Ramazan orucunun yerini tutmayacağını ileri sürmek boş bir iddiadan başka bir şey değildir. Aleviler için bu iddianın hiçbir bağlayıcılığı ve hiçbir değeri yoktur.

 

Dileyenlerin 48 Perşembe oruçları kapsamında Ramazan ayı içerisinde üç gün süreyle oruç tutmaları tümüyle kişisel bir tercih olup Ramazan ayı münasebetiyle tutulan bir oruç hüviyetinde değildir.

 

Alevi geleneğinde Ramazan orucu tutmak yoktur. Bu tavır, Alevi kimliğinin en ayırt edici özelliklerinden biridir. Bu özelliğin terk edilmesi, Alevi kimliğinden taviz vermekle eşdeğerdir.

 

Tarihte pek çok Alevi önderinin öldürülme, sürgün edilme ve yakılma sebepleri arasında, Ramazan ayında oruç tutmama suçlamasının da bulunduğu gerçeği Aleviler için tarihi bellek bakımından yaşamsal öneme sahiptir.

 

Her inanç için olduğu gibi Alevi inancı için de inanca dair kuralların ve ibadet esaslarının bir kısmını benimseyip bir kısmını benimsememek mümkün değildir. Bir inanca mensup olabilmek için o inancın tüm esaslarını eksiksiz kabul etmek şarttır. Bu bağlamda her Alevi, Aleviliğin diğer hususlarda olduğu gibi oruç konusundaki tutum ve içtihatlarına da bağlı kalarak kimliğine mensubiyetini sürdürmelidir.

 

Pir Selçuk Sevin Dede Babamansur Kur Hüseyin Dergahın Postnişi Sütlüce Köyü(Karer)/ BİNGÖL




akil-tutulmasi-ve-oruc.html >> Baba Mansur Kur Hüseyin Dergahı >>