Baba Masnsur
DERSİM EVLİYALARI
DÜZGÜN BABA Düzgün Baba adı ile anılan Evliyanın esas adı Şah Haydar’dır.Kendisi Seyyit Mahmud-i Hayrani'nin oğludur. Zeve yakınlarında bulunan Zargovit tepesinde hayvanlarını otlatmak için bir ev ve dam yapar. Burada hayvanları ile meşgul olur.

Kışın zemherinde keçilerinin gayet güzel beslendiklerini gören Seyyit Mahmud-i Hayrani "Acaba Şah Haydar bu kışın ortasında bu hayvanlara ne yediriyor ki hayvanlar bu kadar güzel besleniyorlar. " Diye merak eder ve gizlice Şah Haydar ile hayvanların bulunduğu yere gider. Bir de bakar ki Şah Haydar elindeki çubuğu hangi meşe ağacına değdiriyorsa ağaç hemen yeşeriyor. Ondan taze yaprakçıkıyor, süsleniyor ve keçilerde bu filizlerden yiyerek besleniyorlar. Seyyit Mahmud-i Hayrani durumu görünce sesini çıkarmadan geri dönmek ister. Ancak o sırada bir keçi, bir kaç kez üst üste hapşırır. Şah Haydar da ‘’Ne oldu ? Babam Derviş Mahmud'umu gördün ki bu kadar hapşırırsın’’ der ve arkasına baktığında babasının kendisine görünmeden gitmek istediğini görür.
Babasına bizzat ismi ile hitap ettiği için Şah Haydar utanır ve çok mahcup olur. Mahcubiyetinden kaçıp halen Düzgün Baba dağı olarak söylenen bir tepeye çıkar ve burayı mekan tutar.(Rivayet olunur ki Şah Haydar babasına ismen hitap ettiği için Mahcubiyetinden ötürü kaçtığı zaman ayağında kışın karda giyilen hedik veya lekan varmış. Bu hediklerle Zargovit'den Düzgün Baba tepesine kadar (takriben 5 km) üç adım atmış bastığı her yerde hedikler taşa iz bırakmış ve bu izler hala durmaktadır. ) Bir iki gün eve gelmeyen Şah Haydar'ın annesi endişelenir. Durumunu öğrenmesi için babasına rica eder. O da yanindaki taliplerine ‘’Gidin bakın bakalım bizim Şah Haydar ne alemde ?’’ der. 
Taliplerden birkaç kişi bu yüksek dağın tepesine çıkıp Şah Haydar ile görüşürler. Durumunun iyi olduğunuher hangi bir sorununun olmadığını öğrenirler ve tekrar Zeve 'ye dönerler. Seyyid Mahmud-i Hayrani'ye ‘’Durumu DÜZGÜN’dür. Merak edilecek herhangi bir şey yoktur. Selam ve hürmet eder, ellerinizden öper’’ derler. İşi düzgündür, sözü dilden dile dolaşır ve asıl adı Şah Haydar olan bu evliyanın adı zamanla
Düzgün Baba olarak telaffuz edilmeye başlanır. O günden bu güne Düzgün Baba olarak söylenir. Bugün de dahi halk şifa bulmak için Düzgün Baba'ya gider, adaklar adar ve niyazda bulunurlar. Onu ziyaret edenler, bir yandan dua edip kendilerinin kusurlarının af edilmesi için Yüce Allah nezdinde kabul edilmesi dilek ve temennisinde bulunurken, diğer yandan da dünyevi dileklerde bulunurlar.

Örneğin hastasına şifa, derdine deva dileğinde bulunur. Evladı olmayan gidip hayırlı evlat diler, bir arzuhali olan gider içini döker.

Halk arasında DüzgünBabanın toplarının bulunduğu ve zaman zaman bu topları ateşlediği bilinir. Hatta rivayete göre Dersim olayında bu toplardan bir tanesini ateşler. Bu toplar bildiğimiz sanayii topları olmayıp top şekli verilmiş bölge taşlarıdır. Halk tarafından bu taşlarda büyük kuvvet ve kudretin gizli olduğuna inanılır, ve Düzgün Babanın kudretinden çekinilir. Halk, büyük bir haksızlık olduğunda Düzgün Babanın gerektiğinde gene toplarını ateşleyeceğine inanır, ve ona bağlılığını sürdürür.

MUNZUR BABA .

Munzur Ocağı’nın talipleri Erzincan, Kemah ve Tunceli’nin çeşitli yerlerindedirler. Erzincan eski Valilerinden Ali Kemali’nin Erzincan 1931 adlı eserinde verdiği bilgilere göre Sultan Munzur evlâdı; Tunceli Ovacık kazasının Ziyaret, Erzincan’ın Kiştim Köyü ve Başköynahiyesinde bugünkü Tunceli / Ovacık ilçesiKoyungölü (Kedek veya Çedage) Köyü civarında yaşayan bir ağa ve ağanın koyunlari gütmek için yanına aldığı Munzur isminde bir çoban varmış. Munzur'un ağası Hac zamanı hacca gitmiş. Ağa hacda iken Munzur bir gün ağasının hanımının yanına gelir ve, 
Hatun, ağamın canı sıcak helva ister. Helvayı yaparsan ben kendisine götürürüm, der. 
Ağanın hanımı önce şaşırır, sonra ’’Herhalde zavallı çobanın canı sıcak helva istiyor, doğrudan söylemeye dili varmıyor, utanıyordur. Ağasını da bahane ediyor.Kendisine bir helva yapayım da yesin’’ der. Helvayı pişirir bir bohçanın içine bağlar ve Munzur'a: 
-Al evladım götür, der. 
O sırada ağa hacda zikir yapmaktadır. Zikir sırasında sağa selam verirken bir de bakar ki sağ yanında elinde bir bohça ile Munzur dikilmiş duruyor. Zikirini bitirip Munzur'a:

--Hoş geldin evladım, burada ne arıyorsun nedir o elindeki? Diye sorar. 
Munzur da: -Ağam canın sıcak helva istemişti onu sana getirdim, der. 
Munzur, elindeki bohçayı ağasına uzatır. Ağası bohçayı açar ve bakar ki içinde sıcacık helva paketlenmiş duruyor. Hayretler içinde Munzur'a bir şeyler söylemek için başını çevirdiğinde bir de bakar ki Munzur yanında yok. Hac vazifesini tamamlayıp köyünedöndüğünde komşuları herkes elinde bir hediye ile hacıyı karşılamaya giderler. Munzur da, götürecek başka hediyesi olmadığından, bir çanağın içerisine koyunlarından bir miktar süt sağar ve bununla ağasını karşılamaya gider. Ağa Munzur'u görünce yanındakilere: 
-Asıl hacı Munzur'dur. Öpülecek el varsa Munzur'un elidir. Önce ben öpecegim, der ve Munzur'a doğru koşar. 
Munzur bu konuşmaları duyduğunda:
-Aman ağam Allah aşkına. Böyle bir şey olmaz. Ben yıllarca senin ekmeğinle, aşınla büyüdüm. Sen nasıl benim elimi öpersin. Ben sana elimi öptürmem, der ve kaçmaya başlar. Munzur önde, ağa ve yanındakiler arkasında bir koşturmaca başlar. Şimdiki Munzur ırmağının kenarında bir yere geldikleri zaman Munzur'un elindeki süt dolu çanak dökülür ve sütün döküldüğü yerde, süt gibi bembeyaz, duru birsu fışkırır. Bundan sonra Munzur kırk adım daha atar. Attığı her adımda bir kaynak fışkırır. Ve fışkıran bu sulardan bir ırmak meydana gelir. Munzur Baba Gözeleri (Çımê Munzur Bavayi), Yeşilyazı köyünün hemen bitişiği olan Ziyaret (Jiare) köyünün bitim noktasındalar. Şimdi göze sayısı azalan bu alanda bir zamanlar 40 kadar gözenin var olduğuna inanılır. Munzur'un arkasından koşanlar bu ırmaktan öteye geçmezler. Munzur'da bu dağlarda kaybolur gider. Dersim’deki inanışa göre, Munzur Baba’nın su gözeleri de kutsaldır. Dersim halkının inandığı Munzur ile, Tanrının varlıklı ve sözü geçen kişiler yanında bir çobanın da keramet sahibi olabileceğini, çoban olsa bile Tanrının sevgisine mazhar olabilecek temiz yürekli, imanlı insan olabileceği belirtilmekte, Munzur'u bu inançla tanımaktadır. Bu inanç (201) dışında Munzur ile ilgili fazla bir bilgi bilinmemektedir. Ancak Munzur dağları ve ırmağının Dersim’de korkunç bir doğa güzelliği yarattığını, vahşi coğrafyanın sarp ve engebeli dağlarından kucak kucak buz gibi soğuk suların fışkırdığını, bu coğrafyanın sadece kendisine özgü bir doğa zenginliğine sahip olduğunu belirtmekte yarar olmalı.  
Her yıl binlerce kişi tarafından, ziyaret edilen su gözeleri, Munzur Baba şahsında kutsal kabul edildiğinden eskiden, aşiretler arasındaki anlaşmazlıklar, bu pınarın başında yemin (and) edilerek, eğer bir konuda anlaşma sağlanır ise topluca Munzur nehrine küçük taş atılarak sağlanır, anlaşmazlık barışla sonlanır, kurbanlar kesilerek kutlanırmış. Bugün de kimilerince de piknik amaçlı ziyaret edilen gözelerin yan taraflarında örülmüş duvarlar, yakılmış mum akıntıları Munzur Baba inancının halk üzerinde bıraktığı etkiyi yansıtan öğelerdir.

Munzur Baba dağından Mercan Vadisine kadar uzanan, ve dağı kısmen de sarmalayan bir birine çok yakın olan Ovacık köyleri,Yeşilyazı’dan başlayarak Karayonca , yeni adı ilePardiye (Pardi), Kızıge (Kızık), Burnağe (Burnak), Deva Pile (Büyükköy),Topuze (Topuzlu), Birdu (Çalbaşı), Hanu (Hanuşağı),Viyalıke (Söğütlü), Merğu (Cevizlidere), Çêrpazine (Arslandoğmuş), Tetu(Tatuşağı), Hulkü (Hüllükuşağı), Semku (Kuşluca) ve Bilgês (Bilgeç) köyü ve çevresindeki tüm köyler, gözelerin bulunduğu Ziyaret(Jiare) köyü mıntıkasında ki Munzur Baba’ya ve onun gözelerine kudsiyetle bakarlar.

Diğer (202) bir söylenceye göre Munzur Sultan Baba,  Seyyid Nur-u Derviş Cemal'in torularından olup aynı ismi taşıyan Seyyid Derviş Cemal'in kardeşidir. Tunceli / Hozat’ta, 15 ve 16. Yüzyıl arasında, DervişCemal mezrasında yaşamıştır. Derviş Cemal’in aksineMunzur Sultan Baba bir divanedir. Yani Hakk budalasıdır (Budalaye Hakk). Başka bir deyimle Seyyitler de çok görülen bir özellik olan ve Halk tabiri ile Divane’dir. Söylencede Dersim’de diğer bir Evliya olan Düzgün Baba ile ilgili söylencelerin benzeri Munzur Baba (Munzur Sultan) için de geçerlidir (203). Bundan dolayı da Munzur Sultan Baba kendi yaşadığı mezrayı terk edip, Ziyaret köyü civarına göçer ve daha sonra orada kaybolur. Başka bir deyimle orada dağa çıkar ve bir daha kendisinden haber gelmez. Sütünü döktüğü yerden de sürekli su gözeleri fışkırır.

PİR-E HANUKAN : (204)

Tunceli / Pülümür / Geriyamışkan (Geliya Musku) köyünde doğmuştur. Kendisi Kure(y)şan ocağından olup asıl ismi Seyyit Şahkullu(Şakullu) olsa gerektir. Babası Seyyit Hüseyin’in 2 oğlu varmış. Bunlardan birisine halk arasında Guzo Budela (Deli Guzo /Deli Güzel) deniliyormuş. Bu adam belden aşağı felçli imiş. Ve dolayısı ile kendisi yürüyemiyormuş. Ama olağan üstü kerametleri varmış.

Bazen ’’Beni falanca yere götürün’’ diye yakınlarına rica edermiş. Onlar isteğini kıramaz ve onu götürürlermiş. Pire Hanukan oradan sır olur ve başka yerde ortaya çıkarmış.

Bir gün kardeşi, Pire Hanukan’a şöyle demiş ’’Kardeşim, bana yol göründü, artık gidiyorum. Beni bir daha göremeyeceksiniz’’. Pire Hanukan her ne kadar kendisini de götürmesini rica etmişse de kardeşi ’’Sana müsaade yok. Sen kalacaksın’’ demiş ve ortadan sır olmuş. Pire Hanukan günlerce kardeşinin hasretine ağlamış.

Pire Hanukan bir gün rüyasında Hızır Aleyhisselam’ı görmüş. Hızır onu atının yedeğine alarak vadi ve tepelerden geçerek Kiği /Pülümür sınırlarının kesiştiği yere yakın, Kızılbel mıntıkasında, Kızılmeçit deresi ağzında yer göstermiş ve ’’Gel burayı mekan eyle, senin yanındayım’’ diyerek  orayı mekan tutmasını istemiş. Pire Hanukan gördüğü rüyadan sonra kalkıp Kızılmeçit Ağalarına gitmiş ve ‚’’Beni dere boyu gezdirin, kendime bir yer bulmuşum’’der.

Ağalar Pire Hanukan’ın yanına adam vererek, Zatkan, Çatan, Gabzo, Göl ve Hanikan mıntıkalarını gezdirmişlerse de ‚’’Burası değildir’’diyerek ilgilenmemiş. Sonra Hanikan altında Haçkan mıntıkasını görünce ‚ ’’Burasıdır’’ diyerek burayı mekan eylemiş.

Burada Abdalan Aşiretinden 7 Hane varmış. Bu komşuları onun kerametlerini görünce ona bağlanarak, onu ’’HanukanPiri’’ edinmişler.

Kerametleri vasıtasıyla ismi kısa sürede çevreye yayılmış.

Haçkan’da arazi suyu olmamasına rağmen Hanukan’da çokmuş. Pire Hanukan bu sudan bir kısmını Haçkan’a götürmek üzere hark (kanal ) açmaya başlamış. Ancak su ve üzerinden akacak arazi Kerab Ağa isimli birine aitmiş. Ağa engel olmuş ve suyu vermemiş. Pire Hanukan çok yalvarmışsa da kabul ettirememiş.

Ağa o gece suyun başında beklemiş ancak sabah suyun kesildiğini, çeşmelerin kuruduğunu fark etmiş. Ağa pişman olmuş ve derhal Pire Hanukan’a koşup yalvarmış ve‚’’Su aksın, sana da vereceğim’’ demiş. Ancak Pire Hanukan ‚’’Artık geçti’’ demiş ve teklifi geri çevirmiş. Ağa atına atlayarak Tercan’a gitmiş. Köylüler Pire Hanukan’a rica etmiler, ’’Orası bir köydür, susuz kalamaz, himmet eyle su tekrar aksın’’ demişler.  Pire Hanukan da ‚’’Tamam, ihtiyaçları kadar su akacak’’ demiş ve bir miktar su tekrar akmaya başlamış.

Pire Hanukan’ın bu kerametleri üzerine yörenin Ağası ona ihtiyacı kadar toprak önermişse de Pire Hanukan ‚’’Dünya malında gözüm yoktur, istemem’’ diyerek kabul etmemiş.

Pire Hanukan’ın 4 tane oğlu varmış. İsimleri Seyyit Derviş Abbas, Seyyit Hüseyin, Seyyit Ali ve SeyyitHışman. Bunlardan Seyyit Ali ile Seyyit Hısman’dan evlat yoktur. Seyyit Abbas’tan 2 evlat vardır. Biri Seyyit Hasan ve Seyyit Dilo’dur. Bunların erkek evladı yoktur. Seyyit Hasan’ın Seyyit Şahider ve Seyyit Ali Abbas olmak üzere 2 evladı vardır. Amarıç (Ayanoğlu) köyünde oturan Seyyit Ali’nin 9 çocuğu olmuştur.

Pire Hanukan muhtemelen 18. YY ikinci yarı ile 19. YY ilk yarıda yaşamıştır. Çok sayıda kerametleri olmuştur. Ve ismi olağanüstü geniş alana yayılmıştır. Bölge de Pire Hanukan tarafından çok sayıda keramet anlatılmaktadır. Kiği, Pülümür, Yedisu veTercan mıntıkasında halk tarafından çok tanınır ve ona inanılır.

BAŞKÖYLÜ HASAN EFENDİ :
Erzincan / Çayırlı (205) ilçesi yakınlarında adı Başköy(206) olan eski bir yerleşim yeri vardır. Dağları çıplak, etekleri sulak olan bu engebeli ve şirin coğrafyanın günümüzdeki en önemli özelliği köyün girişindeki küçük ve yeni Türbedir. Başköylü Hasan Efendi´nin Türbesi olarak anılan bu mabet, özellikle yazın hergün üzerinde kurbanlarin kesildiği, dileklerin tutulduğu, bir birlerini hiç tanımayan insanların kaynaşmasına vesile olan bir ziyaretgahtır. Genellikle koçlarin kurban edildiği (207), lokmaların dağıtıldığı, niyaz ve dileklerin edildiği türbe köyün girişindeki mezarlığın sol tarafinda küçük bir tepe üzerindedir. 
Hasan Efendi, 1 Temmuz 1973 tarihinde Hakka yürüdü. Doğumu Hicri 1312, Miladi 1894 / 95 yıllarıdır. Hakka yürüdüğü tarihde yaşının80 civarında olduğu görülüyor. Uzun saçları ve sakalı vardı. Saçlari örülü ve başına taktığı Fes ´e benzeyen baslığın altında toplanıyordu. Uzun boyu ve davudi bir sesi vardi. Uzun yıllar kendi deyimi ile HALKI AYDINLATMAK ve İKRARINI HATIRLATMAKiçin yörede ki tüm köy ve kasabaları dolaşmıştır. Kendisine güvenen ve inanan insanların ona verdiği para, eşya, giysi gibi sadakalari hemen yanıbaşında yoksul insanlara dağıtırdı . Bu coğrafyanın Dede´lerinin hepsinden daha tanınmış, saygınlığı, güvenirliliği ve otoritesi bu coğrafyanin ötesine Tunceli´den Sivas´a, Erzurum´dan Tokat´a kadar uzanan bir alana taşmıştır.

Hasan Efendi yöre Dede’lerinin bir çoğunun yaptığı Cem ayininde ATEŞ yalama ve KERAMET gösterme geleneğine itibar etmeyen az sayıda ki Dede´lerden biridir. “ Kerameti Yezid´e, Mervan´a gösteriniz ki Hak yolunu görsünler, İnanan insann gösterişe ihtiyacı yoktur" derdi. Ancak buna rağmen söyledikleri ve önerdikleri şeyler her zaman doğru çıkmıstır.
Başköy civarında ki Kureyş Kabilesi Dedelerine yöre halkı Kör Kureyş’ler adını takmıştır, Bu Ocağın talipleri yoktur. Ancak kendileri diğer Ocaklarda olduğu gibi bir başka Ocağa bağlıdırlar. Kendisinin İmam Musa-i Kâzım soyundan geldiği var sayılıyor. Mahmud Hayrani soyundan geldiği sanılan Seyyid Mevali evlatlarından, Seyyid Mustafa Dede´nin torunu, İbrahim Dede´nin oğludur. 
1930 lu yıllarda Hasan Efendi bir dönem kendini tamamen ziyaretlere vermiştir. Aylarca dağlarda, çeşitli ziyaretlerde ve mekanlarda insanlardan uzak yaşamıştır. Bu süre içinde ne yiyip-içtiği tam olarak bilinmiyor. Kendisini tanıyanlar koyun sütü ve yoğurdu yiyerek beslendiğini ileri sürmektedirler. Örneğin yörede Ağırgöl (Aygır gölü) denilen ve orada bir yatırın yattığı söylenen dağgölü (krater) havzasında 9 ay yaşamıştır. Gölü ziyarete gidenler kendisini görmekte ve orada yaşadıklarını bilmektedirler. Bu bölgede var olan tüm ziyaretlerde ve türbelerde aylarca, yıllarca kaldığı herkes tarafindan bilinmektedir. 
Hasan Efendi koyun eti, sütü ve yoğurdu dışında hayvansal gıda almazdı. Sağlığına çok dikkat ederdi. Kaynak sularını bile kaynatır ve öyle içerdi. Kendi nefsini ıslah etmek için zevk ve eğlenceden tamamen elini çekmişti. Alkollü içki, sigara gibi şeylerin kullanılmasına sıcak bakmazdı. İnsan sağlığına zarar verebilecek her şeye karşı çıkar ve kullanılmamasını tavsiye ederdi. ( 208)
Hasan Efendi kendi ifadesine göre 1937 Dersim Vakasına kadar yöredeki erenlerle ve yatırlarla Dersim olayının KANSIZ sona erdirilmesi için müzakerelere gider. 7 yıl
"Kan akmasın / Suçlunun yanında masum ölmesin" diye desdek arar. Ama yatırlar Dersim´in ıslah edilmesi gerektiğini ileri sürerler ve buna karışmayacaklarını bildirirler. 
1937 / 38 Dersim Vakası Hasan Efendinin hayatında bir dönüm noktası olmuştur. Bu olaydan son derece etkilenmiştir. "Kuru´nun yanında Yaş´da yandı, Yatırlar seyirci oldu " diyerek bu tarihten sonra her gittiği ziyarete hakaretler yağdırmıştır.
"Bu insanlar (209), yüzyıllardır size niyaz ediyorlar. Yalvarıyorlar. Yakarıyorlar. Bizi Zalimin zulmünden koru diyorlar. Siz ise yardımcı olmadınız. O halde ne için varsınız?" diyerek tüm ziyaretlere cephe almış, kendisine engel olmak isteyen kim olmuşsa başına bir türlü bela gelmiştir. Dersim’de gidişatın felaketle sonuçlanacağını ve çözüm arayışlarına ziyaretlerden aradığı desdeği bulmadığını ise şu dizelerlevurgulamaktadır. 

Sahipsiz eşkıyaların yaptığı arşa dayandı 
Hasani uykuda kalktı uyandı. 
1931 deAşiretleri gördüm 
Bunların durumlarını sordum. 
Dediler,  kaldık, susuz kaldık
Dağbe dağ gezip uykusuz kaldık. 
Hasani aşiretleri hep gezdim, 
Gerçek ziyaretlere name yazdım.
Terbiyesizleri edin terbiye, 
İşin sonu gider nereye ?. 
Terbiyesizleri terbiye eder mazlumların ahı, zarı 
Üzerine tayin ettirdi Celal Bayar´ı.
Cevap vermezseniz Ulu Divan Pirine, 
Sizi atacaklarkıyamet yerine. 
Mitralyoza dizdi, süngüye taktı, 
Kimisini de gaz döküp yaktı. 

Hasan Efendi pek çok sohbet ve konuşmalarında Dersim olayına değinir ve bu davanın Ulu Divan´a kalacağını söylerdi. Zalimin ve suçlunun yanında mazlumun yandığını ifade eder ve figan eylerdi. Ancak Dersim olayının faturasını da genelde Atatürk yerine Celal Bayar´a çıkarırdı.

Yavuzİslamları bir birine kattı, 
Alevilerin namusunu bir pula sattı. 
Yavuz´un elinden kaçanlar çıktı dağlara, 
Evleri yok, dağlarda sığındılar mağaralara. 
kaldılar, çıplak kaldılar, 
Hırsız eşkıya oldular. 

Yakın tarihe özgü açık bir Demirel karşıtlığı görülür şiirlerinde. Siyasal politikaları ile merkez sağ siyasal cepheye karşı tavrını oldukçabelirgin bir şekilde ortaya dökmüştür. 

Demirel’ekuvvet veren büyük pınar, 
İşleği, süreği,şeytana ayar. 
Lânet olsun Büyük pınar size, 
Düşman oldunuz hepimize. 
Davayı bir ikeniki ettiniz, 
Yaralarımıza zehir kattınız.
Şimdi Demirel’dir Alevileri öldüren, 
Saidi Nursi´leri şad edip güldüren. 

Üzerinde en ciddiyetle durduğu konu İKRAR’dı. Bu deyim halk arasında söz verme, sözleşme anlamında da kullanılır. Ayrıca Kivra veMusahiplik bağları olanlarda birbirlerine İkrar derler. Bir çok kimse ise bu sözün anlamini Hacı Bektaş Veli´nin EDEP sözcüğü ile eşdeğer görür. Öyle değerlendirir. Pir´ine, Mürşüd´üne, Rehber´ine bağlı olmanın yolu da karşılıklı verilen İkrar sözcüğünden geçmektedir. 
Silip pak eyledik, yoktur korkumuz, 
Ağır gölü mekan ettik yurdumuz, 
Kimselerde yoktur, asla korkumuz, 
İkrar,iman olmuş, yolumuz bizim. 
İkrar iman yoldaş olsa ne olur, 
Dünya ana cadde olur, yol olur, 
İnsan olan talip olur, kul olur, 
Hakka giden yoldur, yolumuz bizim. 
Hakka doğru giden ikrar, imandır, 
Hak ikrar bağında ulu mihmandır. 
Ulu divan kurulacak zamandır, 
Hakkın divanında davamız bizim. 

Hasan Efendinin bazı şiirleri düz mantıkla okunduğunda genellikle anlaşılmaz. Bu şiirlerine yükledigi GİZ´i bir çok insan farklı anlamda yorumlamaktadır. 

Şeriatla,tarikattan ikrarın bendini, 
İkrarda erkek, dişi yok, tanı kendini. 
Marifetle, hakikatta yokla kaydını,
Nefsini öldürene alda gel beri.

Şeriatnikâhtır, erkeği, dişisi hakdır. 
Tarikat ikrardır, erkeği dişisi yoktur. 
Marifetli, hakikatli diyen yalanci çoktur. 
Onlara laneti yapta gel beri.

Şeriatın yolu, tarikata gider, 
Tarikatta
ikrar imana gider. 
Marifette canını Hakka kurban eder.
Hakikatta niyazla, kurbanın alda gel beri.

Dünya malına fazla ehemmiyet vermezdi. Bununla birlikte oldukca tutumlu bir yaşam tarzı vardı. Lüzumsuz masraftan, süs ve lüks yaşam tarzından hoşnut olmazdı. Mertliğe, misafirperverliğe, dayanışmaya çok önem verirdi. Hiç kimseyi dışlamazdı. Varlıklı ailelerin zenginliklerini toplum içinde öne çıkarmasını hiç hoş görmezdi. Mali zenginliğin, gönül zenginliğine hizmet aracı olmasını arzu ederdi. 

Hasan Efendi büyük bir yurtseverdi. Ulusal Kurtuluş savaşını desteklediğini ve Atatürk (Dersim olayında sitem etmektedir) devrimlerini onayladığını pek çok şiirinde dile getirmiştir(210). Özelikle Ulusal Kurtuluş Mücadelesi hakkında pek çok şiiri vardır. 

İbadet düşmana karşı cephe almaktır, 
Düşmanı ülkeden sürüp atmaktır. 
Mustafa Kemal düşmanı çıkardı ülkede, 
Düşmandan bir eser kalmadı ülkede.
Atatürk kötü mü etti, hey gidi yaramazlar, 
Namusunu, vicdanını arayıp soramazlar.
Namazı arayan düşman elinde esir olur, 
Olanca kazancını elinden çıkarıp fakir olur. 
Haincenankörlük yapmayın Atatürk için, 
Sizi düşman esaretinden kurtardı, düşünün.
Mustafa adına Atatürk giydirdiler, 
Sırmalıkürkün hayırlı olsun dediler. 
Mustafa Kemal gitti Hacı Bektaşa, 
Malını has etti Cemal Kardaşa. ( 211
Cemal elini vurdu dalına, 
Kuvvet verdi, ayağına koluna. 
Alınan kuvvetle Rumları aldı, sattı (212
Sürdü Rumları denize kattı. 
Türkiye´nin kızlarını, namusunu düşman aldı, 
Düşman ordusuna ateş saldı. 
Şimdi Nurcular Ataya lânet okuyorlar, 
Yeniden halı, kilim örneği dokuyorlar( 213).

Başköylü Hasan Efendi söz ve şiirlerinde açık bir Emevi şeriatı karşıtıdır. Bunu sohbetlerinde de dile getirirdi. İbadetin şekil ve biçimde olmayıp özde olmasını savunurdu. Buna rağmen Erzincan civarındaki Sünni / Hanefi inancından olan vatandaşlar Hasan Efendiye çok yoğun birsaygı duyarlardı. Hiç kimse onu incitmeyi, onunlatartışmayı göze alamazdı. Bundan kaçınırlardı(214). Tartışdıklarında ilahi bir gücün kendilerinicezalandıracaklarına inanırlardi. 

Şeriat namazla, oruçla değil, 
Hakkın Cemaline, didarına eğil.
Şeriatın manası şerri at, 
Gönlünü Hakkın emri rızasına kat. 
Doğru ol, doğru tut emri, 
At sırtındaki semeri.(215)

Namaz,oruç, cami sendedir, 
Bilirmisin, imam, iman kandadır.


Başköylü Hasan Efendi, Cem ayininde kadın ve erkek, 7 den 70 e tüm Canların bir bütün olarak orada yerini alması gerektiğine inanır.Özellikle 40 lar Cem´ine çok önem verir. Buraya sadece Taliplerin girmesi gerektiğini ileri sürer. Bir beyanında şöyle demektedir. 
“ Sadece Cem evinde değil, her nerede olursa olsun kendi ailesi ve kocalarından başkası haramdır. Cem kapısı Fadime kapısıdır. O kapıya Talip olanlar girer. Başkası giremez. Aralarında erkek - dişi yoktur. Cümlesi birbirine kardeş, bacıdır. …..O kapıdan içeri Hakkvar. Hakk, sağı, çürüğü, haklıyı, haksızı ayıracak Ulu divandır. Cem Hakkın evidir.Hakkın evinde yalan, dolan, fuşku, ficur, haset, fesat, kin, kibir, gurur, adavet, kıy, kıybet, dedikodu yoktur. Çünkü o Cem, şek(il)siz, şüphesiz Ulu Yaradanın Hakk kapısır (216). Hasan Efendi, Erzincan ve çevresinde bir efsanedir. Onu yakından tanımayan, toplum üzerindeki etkisini görmeyen sağlıklı değerlendiremez. Hakka yürümesindenden bu yanauzunsüre geçmesine rağmen unutulmamasını, ıssız Başköy yollarının gelen ziyaretcilerle dolup taşmasını anlayamaz. Akın akın türbesine koşan bu ziyaretçilerin kimi ona bağlılığını yenilemekte, kimileri de manevi mirasının gelecek nesillere aktarılmasını arzulamaktadırlar. Ancak gerek köy ve gerekse Türbe, sosyal ve siyasal olumsuzlukların pençesinde can çekişen bir kültürün ayakta kalan son kalıntıları olarak Hasan Efendinin ağzından bizlere seslenmektedir. 
Millet sizin için yandım tutuştum, 
Gerçek erenlerin yurduna düştüm, 
Düşmanınıza dost olandan kaçtım, 
Yazıyı yazın mezarım kaybolmasın (217)

DERSİM’DE BULUNAN BAZI ZİYARETLER :

Dersim bölgesinde pek çok yerde önemli ziyaretler vardır. Bu ziyaretlerin bir kısmı çok geniş bir bölge halkı tarafından tanındığı gibi diğer bir kısmı ise daha dar alanda bilinmektedir. Bu ziyaretlerin gene bir kısmı yakın dönemde yaşamış ve keramet göstermiş kişilerin kabirleridir. Bunların bir kısmı gene bir kaçnesil süregelen ve kudsiyetleri babadan oğula geçtiğine inanılan ziyaretlerdir. Bunlardan biriBüklü Baba ziyaretidir. Ziyaret Kureyşan Ocağına bağlı ve Erzincan / Tunceli sınırına yakın bir alanda olan MutuKöprüsü bölgesinde bulunmaktadır ve bir kaç nesil boyu çok çeşitli hastalıklara, özellikle psikolojik sıkıntılar, depresyon ve sara benzeri hastalıklara şifa bulmakla tanınır. Üzerinde Dergah türü bir yapının da son yıllarda inşaa edildiği ve Cemevi eklenerek düzenlenen bu yer çok sayıda ziyaretçi çekmektedir. Bunun dışında aynı bölgede bulunan veBaşköylü Hasan Efendi tarafından 1953 yılında keşfedildiği ve Ahmed’i Zenci adlı İmam Ali’ye bağlı bir yiğidin kabrinin bulunduğuna inanılanBüyükÇeşme de gene çok tanınan ziyaretlerdendir. Bingöl / Kiğibölgesine yakın bir yerde bulunan Kureyşan Ocağından KızılbelEvliyaları, gene Mutu bölgesine çok yakın olan ama Erzincan sınrıları içinde bulunan Avcılar köyündeki Kiştim Evliyası, Kemah civarında bulunan ve Sinemili Ocağından olan ve çok önemli Evliyalardan sayılan, aynı zamanda Başköylü Hasan Efendiye Destur veren Seyyit İbrahim’in kabri ilk akla gelenlerdendir. Dersim ve çevresinde çok sayıdaEvliya kabri, ziyaret ve kutsal yerler vardır. Öyle ki neredeyse her köyün sınırları içinde bunlardan bir kaç tane saymak mümkündür. Dersim Evliyalarını tek tek saymak ve geçmişleri ile ilgili derlemeler yapmak başlıca bir alan çalışması olacağından biz konuyu sadece çok bilinen bir kaç ziyaretle sınırlı tutuyoruz.

DERSİM’DE BULUNAN OCAKLAR……!

Dersim ve çevresinde bugün bir kaç dil konuşulmaktadır. Bu dilerde bazı isimlerin telaffuz biçimlerinde ciddi farklılıklar doğmaktadır. Örneğin Türkçede Baba Mansur ismi, Zazaca da Bomesur, Kürtçe/Kırmanci de muhtemelen Ocağe Mansüriye biçiminde telaffüz edilmektedir. Aynı şekilde Kure(y)şan ismi Zazaca da  Khurêsu veya GuresKores biçiminde telaffuz edilmektedir. Bu vesile ile bazı Ocakların kendi içinde yeniden ayrışmaları ve telaffuz farklarının giderek daha farklılaşmaları sonucu sayıca çoğalmış olması kuvvetli bir ihtimaldir. Bölgede bulunan Ocaklar üzerinde çok daha kapsamlı bir çalışmanın gerekliliğini vurgulayarak tesbit ettiğimiz Ocak isimlerini aşağıda sıralıyoruz.

1.      Ağuçan (Ağu içen /Zehir içen)

2.      Ali Abbas (Celal Abbas),

3.      Baba Mansur,

4.      Dede Karkınlar

5.      Derviş Abdal,

6.      Derviş Beyaz,

7.      Derviş Cemal,(Seyyit Kemal Kolu vardır),

8.      Hıdır Abdal Ocağı

9.      Kızıl Deli,

10.  Kure(y)şan,

11.  Pir Sultan,

12.  Sarı Saltık (Sarı Saltuk)

13.  Şeyh Ahmet Dede (Şıhamed Dede)(218)

14.  Seyyit Sabun,

15.  Şıh Hasanan,(219)

16.  Sinemili

17.  Sultan Munzur,

18.  Üryan Hızır (220)

DERSİM’DE BULUNAN AŞİRETLER. !

Bu aşiretlerin bir kısmı bir önceki Yüzyılllarda Anadolu’da mesken edindiği çeşitli yerlerden şu yada bu gerekçelerle Dersim ve çevresine yerleşmişlerdir. Dersim’in bu aşiretlerin meskeni olmasının  3 temel gerekçesi vardır.

1. Dersim Çin’den, Hindistan’ dan başlayarakOrta Asya veya Ortadoğu üzerinden Batı Avrupa’ya kadar uzanan, son güzegâhları, İngiltere, İskandinav Ülkeleri, Fransa ve kısmen İspanyacivarlarına kadar uzanan Tarihi İpek yolununkıyısındadır.Böylelikle kervanlar aracılığı ile yapılan ticaretin kıyısındadır. Bu ticaretin oluşmasında 2 türlükatkısı vardır. Hem doğrudan mal transferi yapan tüccarlardan aracısız ticaret yapma olanağı vardı, hem de kendi mallarını aracısız veya cazip şartlarla elden çıkarma imkânına sahipti. Diğer bir avantajı ise kervanlarıdış tehlikelere, saldırılara karşı koruyarak bundan pay (bac) alma olanağına sahipti. Uzunca Yüzyıllar bu ticaret genelikle Dersim eteklerinde 3 kola ayrılıyordu. Bu kollar A - Dersim yakınlarında yönünüKaradenizkıyılarına çevirerek Trabzon ve çevresine yöneliyordu. Bu kervanların bir kısmı mal ticaretini burada sonlandırırken diğer bir kesimi buradan Karadeniz kıyılarına yöneliyor, deniz yolu ile İstanbul veya Karadeniz’in başka kıyılarına devam ediyordu. B –Kervan, Dersim’in eteklerinden, Cibice üzerinden veya Balaban deresi kıyısından engebeli Kemah boğazını geçerek Anadolu’nun orta ve güney güzelgahlarında yöneliyor ve oradan tekrar geridönüyordu. C – Diğer büyük ve uzun yol Kervanları ise gene Dersim eteklerini dolanarak Kemah üzerinden batıya, oradan İstanbul üzerinden Avrupa’ya gidiyorlardı. Bu vesile ile Dersim halkı hem Hindistan’dan, Çin’den gelen malları kapısının önünde alma imkânına sahipti, hem de, Yunanistan,’dan Fransa’danveya İskandinav ülkelerinden gelen mallarla kolayca tanışabiliyordu.

2. Tarihi İpek yolu, Osmanlı’nın (Fatih Sultan Mehmet) 29 Mayıs 1453 yılında İstanbul’u feth etmesi ile cazibesini yitirdi.  Hem doğu ile batı arasında Kervan taşımacılığı aracılığı ile karada , hem de denizlere kıyıları olan kuzey ile güney ülkelerinin gemi taşımacılığı yüzünden deniz yolu ile birkilit noktası olması durumunda olan İstanbul, çekim merkezi olma üzelliğini giderek kaybetti.Bunu fark eden Fatih Mehmet her ne kadar mevcut statükoyukorumaya çabaladı ise de alternatif güzergâhlarınoluşumunu engelleyemedi. Bu alternatif güzergâhların çok önemli olmasa da bile, Karadeniz ve Akdenizekıyı ülkelerin deniz ticaretininin bir kısmının,İstanbul devre dışı bırakılarak sağlanmasına sebebiyet verdi. Burada Batı Anadolu limanlarının giderek cazibe kazandığını, Trabzon ve çevresinde gemilerden indirilen malların kervanlar yolu ile Dersim eteklerinin kıyılarından Akdeniz’e kaydırıldığını görüyoruz. Dersim bu vesile ile denize kıyısı olan kuzey ve güney ülkelerinin ticari malları ile de kapısının önünde karşılaşmış oluyordu.

3. Dersim ve çevresi Kızılbaş’lığın en önemli mekanlarından birisidir.  Emevi ve Abbasi zulmünden kaçanEhli Beyt taraftarları batıda Taşkent, Nişabur, Semerkant gibi Orta Asya’ya yakın yerlere,  veya İran’ın kuzeylerine gelen Horasan, Erdebil bigi yerlere sığınmışlardı. Bu bölgelerin giderek batuya yönelik göç vermeleri sonucu hem bazı Ocakların, hem de taliplerin Doğu Anadolu’ya,Dersim yakınlarına yerleştiğini görürüz. Bu yerleşmişlik burada Ehli Beyt’e bağlı bir toplumun doğması ve güçlenmesine sebebiyet verdi.

Yukarıda ki 3 ana başlık altında Dersim ve çevresindeAlevilerin içi içe geçmiş ciddi bir kümeleşmesini görmek mümkün. Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet’in, Erzincan ve çevrsinde hüküm süren Akkoyunlular devleti sultanı Uzun Hasan ile Erzincan / Çayırlı / Otlukbeli’nde, 11 Ağustos 1473 tarihinde meydana gelen savaşı kazanması ile Osmanlıların bölgede etkinliği arttı. Gerçi Akkoyunlu imparatorları da, tıpkı Osmanlı gibi Sünni ve Orta Asya’dan Anadolu’ya akan Türkmen boylarındandırlar. Ancak Osmanlı’ya nazaren Akkoyunluların Dersim çevresine kümeleşmiş Alevi Ocakları ile ilişkileri daha yoğundur. Başka bir deyimle Osmanlı göreceli olarak yerleşik sayılan Bektaşi Dergahları ile ilişkileri sıcak tutarken, Akkoyunlu, Karakoyunlu, Safevi hükümdarları, Alevi Ocakları ile ilişkilerini daha canlı tutuyorlardı. Bunda aynı dine inanmalarından ziyade, Orta Asyadan gelirken birlikte getirdikleri dil, örf, adet ve geleneklerinin bir birlerine benzemelerinin etkileri olsa gerektir.

Yavuz Selim ile Şah İsmail arasında 23 Ağustos 1514'te yapılanÇaldıran savaşında Osmanlı kuvvetlerinin galip gelmeleri ve Yavuz’ungiderek daha güneye inerek Hilefeti Osmanlıya getirmesinin Dersim ve çevresi üzerinde ciddi etkileri olmuştur. Bunda Yavuz’un hemKemah boğazı civarında yaptığı söylenen ciddi bir Alevi katliamı, hemde Hilafetin Osmanlı’ya getirilmesinden sonraŞeyhülislamlartarafından bizzat Aleviler hakkında yazdığı fetvalar da Alevilerin engebeli olan dağlara, Askerin kolay ulaşamayacağı yerlere doğru çeken etkenler arasındadır. Ancak Dersim’in, Alevilere mesken olma tarihi çok daha eski olsa gerektir.

Oluşan kanaatlere göre Dersime ilk gelen Ocaklar Kureyş veBabamansurlardır. Bu konuda iddialardan bir tanesi de, Şeyh Hasananlılarve Seydanlılar olarak bilinen Dersim aşiretlerinin HorasanlıŞeyh AhmetYesevi’nin (221) oğulları olarak tanıtılan Şeyh Hasan veSeyitadlarında iki kardeş öncülüğünde geldikleri ve bu iki kardeşten türedikleri söylenmektedir. Horasan’a yerleşen Seyyitlerin İmam Zeynel Abidin’in oğlu Zeyd soyundan geldikleri de üzerinde ciddiyetle durulan ve akılcı görünen diğer idddialardan biridir.

Diğer bir iddaya göre, 1166 yılında yazılmış ve 1212 (veya 1232)’de ise Selçuklu hükümdarı Alaeddin 1.Keykubat tarafından Sultanlıkmühürü vurularak tasdik edilmiş türkçe ve arapça karışımı secerede, yakın bölgede (Dersim ve yakın çevresi)12 Türk aşiretinin’ adı geçtiğini ve bu aşiretlerin Selçuklular döneminde (12. yüzyıl başında) Alevi halifeler olan Horasanlı Seyit Mahmudi Hayrani ve ŞahMensur Baba öncülüğünde Horasan’dan geldikleri (222 ) söylenmektedir.

Secereye göre Horasan’dan Erzincan’a ve Dersim’in Bağin ve Hüsnü Mansur (Mazgirt /Muhundu) bölgesine geldiklerinde bu 12 aşiretin Reisleri Bağin’de toplanarak Seyyit Mahmut’un oğlu Hacı Kureyş, Şah Mensur ve Seyit Ali adıyla bilinen Derviş Beyaz’danmucizeler istemişler. Şah Mensur duvar yürütmüş, Seyit Mahmut Hayrani’nin oğlu Hacı Kureyş ile Derviş Beyaz ise yanan fırınagirmişlerdir. Erzincan ve Bağin arasındaki verimli yerlere yerleşen bu ‘Türk’ aşiretlerine Alevilik ve tasavvufa değer veren Selçuklu Sultanı 1. Alaeddin sıcak ilgi göstermiş, başlarındaki tarikat halifelerinin mürşitliği ve rehberliğini, mucizelerini ve soyağaçlarını tasdiketmiş, bahsi geçen 12 Aşireti, Pirlik veMürşitlik bakımından Şah Mansur ve Hacı Kureyş’e, rehberlik makamında ise Derviş Beyaz’amürit ederek onlara lokma hakkı (hakullah) vermeyi onaylamıştır. Dersim ve çevresi Osmanlı topraklarına dahil edilmeden çok önceleri Padişahlardan Orhan Gazi ( Doğumu 1281,Saltanatı 1326- 1359) ve bizzat Bağin’e gelen Sultan 1. Murad da ( Doğumu 1326, Saltanatı 1359- 1389)bu aşiretleri himaye etmiş, adı geçen Seyyitlerin secerelerini de tasdik etmişler.

DERVİŞ BEYAZ / DERVİŞ GEVR SECERESİNDEN BAZI AYRINTILAR

Dersim bölgesi Seyyitler Secereleri ile ilgili bir çok iç içe geçmiş ve Seyyitler tarafından ayrı ayrı kanaatlerin oluştuğu farklılıklar mevcuttur. Derviş Gevr /Derviş Beyaz Ocağından Varto’lu Seyyid Cafer oğlu Mehmet Nuri Beyaz Yıldırım, ayrıca Varto’lu SeyyidMetin Küçük ve Hollanda Dedeler Vakfı Başkanı Varto’lu Seyyid Bülent Duran, Mehmet Şerif Fırat’ın çıkarmış olduğuDoğuİlleri ve Varto Tarihi adlı kitapta Secerelerle ilgili bir takımyanlışların var olduğunu, orjinal Secerenin kendi ellerinde bulunduğunu, bunun diğer bir çok emsal Secerelerle de kıyaslanarak doğrulandığını eklemektedir. Seyyit Beyaz Yıldırım, bölge tarihive Secerelerle ilgili kapsamlı birikimi olan Seyyid Metin Küçük ve özellikle Seyyid Bülent Duran bu konuda şöyle demektedirler.

‘’Mehmet Şerif Fırat, orjinal Secereyi sadece gözden geçirmiş ancak kitabı yazarken Secereye bakarak yazmamış, aklında kalan şekli ile şahsi kanaatlerini belirtmiştir. Bu vesile ile Derviş Gevr /Derviş Beyaz Ocağı hakkında verdiği bilgilerde yanlışlıklar vardır. Bizde bulunan orjinal belgeli  Secere şöyledir. Bu Silsile-i şerefenin aslı Hısn-ı' Mansur' den gelmedir." Bu günkü anlamıyla Adıyaman'dan gelmedir deniliyor. Yani, birileri aslını oradan alıp İstanbul'a getirip padişaha göstermiştir. "Sultan, DERVİŞ  BEYAZ'ı huzuruna kabul etmiş, O'ndan sahih bir keramet isteyince, Dağ gibi odunlar toplandı. Derviş Beyaz, içine girdi. Odunlar ateşlendi. Ateş yedi gün devam etti. DERVİŞ BEYAZ, salimen bu sahih, silsilenin isnadıyla Ateşten çıktı. Derviş beyaz ateşe gittiği  vakit, bir çuhadar kişi  ihimmet edüp ateşe götürdü. Bile ateşe girdiler." Bakın burada dikkat edilm


dersim-evliyalari.html >> Baba Mansur Kur Hüseyin Dergahı >>