Baba Masnsur

Peygamber Efendimizin Hayatı

1 – DOĞUMU-AİLESİ-ÇOCUKLUĞU –GENÇLİĞİ

Sevgili Peygamberimiz Hz.Muhammed(s),20 Nisan 571 yılında Mekke’de doğdu.Annesinin adı Amine,babasının adı ise Abdullah’tır.

Peygamberimizin babası Abdullah,O daha doğmadan önce ölmüştü.Ana Muhammed ismini dedesi Abdulmuttalip vermişti. O’nun dört tane ismi vardır:

1 – Muhammed

2 – Ahmet

3 – Mustafa

4 – Mahmut

Doğduktan bir süre sonra Mekkedeki geleneklerden dolayı bir süre için süt aneye verild.Süt annesi Halime O’na 4 yaşına gelinceye kadar baktı.Böylece daha iyi bir havada yetişti.

4 yaşından sonra annesi Amine Onu yanına geri aldı.6 yaşına geldiğinde ise annesi Amine de öldü

6 yaşından sonra kendisine dedesi Abdulmuttalip bakmaya başladı

8 yaşına geldiğinde dedesi de vefat edince amcası Ebu Talip’in yanında kalmaya başladı.Amcası O’na hem çocukluğunda ve gençliğinde baktı hem de Peygamber olduktan sonra Mekkelilerin Ona karşı yaptığı saldırıların çoğunu engelledi.Aynı zamanda Mekkeliler kendisine zarar vermek isteseler bile,Ebu Talip’ten çekindikleri için ,bu planlarını terk etmek zorunda kaldılar.Peygamberimiz de O’nun bu iyiliğini hiçbir zaman unutmamıştır.Peygamberimize Mekkelilerin yaptığı kötülüklerin hemen hemen hepsi Ebu Talip öldükten sonra olmuştur.Ebu Talip ticaretle uğraşan birisidi.

Peygamberimiz 12 yaşında iken Onunla beraber Suriye’ye doğru ticaret mallarını satmak için yola çıkmışlarken,yolda Busra denilen bir yerde mola verdiler.Bir papaz olan Bahira,orada,ondaki değişik durumların olduğunu fark etti.O’nun daha önce Hz. İsa’nın İncil’de de bildirdiği gönderilecek olan son peygamberin olduğunu anladı..Amcasından O’nu daha fazla ileriye götürmemesini, aksi halde Yahudilerin kendisini öldürebileceğini söyledi.Çünkü Yahudiler de son bir peygamberin geleceğini biliyorlardı. Fakat onlar bu son peygamberin kendi içlerinden birisinin olmasını istiyorlardı.

Bunun üzerine Ebu Talip,ticaret mallarını orada satarak,Mekke’ye hemen geri döndü. 25 yaşına geldiğinde artık ticaretten de anlayan bir delikanlı olmuştu.Bu zamanlarda40 yaşına ulaşmış,ahlak ve terbiye konusunda son derece ileri durumda olan Hatice isminde zengin ve dul bir hanımefendi vardı.Bu hanım çok zengindi. Fakat kendisi kadın olduğu için ticaret mallarını satmak için uzak yerlere gidemiyordu.O da,başka erkeklerle ticaret ortaklığı kurup,elde edilen karı paylaşıyordu.Zaten ahlakı bozuk olan bu toplumda,sürekli aldatılıyor ortakları elde ettikleri gerçek karı,açıklamıyorlar.Bu işten iyice canı yanan Hz.Hatice bu sefer gerçekten kendisine güvenebileceği bir ortak aramaya başladı.Kendisine 25 yaşındaki O genci,Hz.Muhammed’i tavsiye ettiler.

Hz.Muhammed’le yaptığı ortaklıktan iyi bir gelir elde etti.Aradığı ortağını bulmuştu.Hem de ne ortak.O ilk başta ticarette kazanayım derken Allah onlara öyle bir kader çizmişti ki ,bu ticaretin sonunda,birbirlerine ne kadar da yakıştıklarını anlayıp,hayatlarını da ortak ettiler.Evlenmeye karar verdiler.Sade bir törenle evlendiler.Bu ticaret ortaklığı öyle bir ortaklık olmuştu ki,sonunda birbirlerinin hayatlarına,dertlerine,tasalarına,sevinçlerine kadar herşeyleriyle ortak olmuşlardı.

Peygamberimizin Hz Hatice ile olan evliliklerindei Altı çocukları dünyaya geldi:

1 –Abdullah,

2 – Zeynep,

3 – Rukiye

4 – Ümmü Gülsüm

5 –Kasım

6 – Fatıma

Bunlardan Hz.Fatıma hariç bütün çocukları Peygamberimizden önce vefat etmişlerdir.
Hz.Hatice,aynı zamanda İslam’a giren ilk insan olmuş,asalet,dürüstlük,üstün ahlak ve fedakarlığı ile Haticetül-Kübra (Büyük Hatice)lakabını da almıştır.
35 yaşına geldiğinde ise Kabe hakemliği yapmış,buradaki hakemliğiyle bütün Mekkelilerin saygısını kazanmıştır.

Olay şudur:

Araplar tarafından da kutsal sayılan Kabe,şiddetli sel ile yıkılmştı.Bunun üzerine Mekkeliler bir araya gelerek O’nu yeniden inşa etttiler.Fakat bugün bizim için de kutsal olan Hacerül-Esved(Türkçe’mizde Karataş anlamına gelir.Cennetten geldiğine inanılır.)denen taşı eski yerine koymaya sıra gelince,herkes bu işi kendisi yapmak,bu şerefi kendisi elde etmek istedi.İş öyle cidileşti ki, aralarında sonu savaşa kadar gidebilecek tartışmalar başladı.Bunun üzerine tarafsız bir hakem bulmaya karar verdiler.:Sabahleyin Kabe sınırlarına ilk kim gelirse O hakem olacak ve O’nun vereceği karara herkes uyacaktı.Sabah olunca öyle güzel bir olay olur ki;içeriye ilk gelen Hz.Muhammed’dir.O’nun gelişi herkese derin bir nefes aldırdı.Çünkü haksızlık yapmayacak,harkesin güvendiği bir insandı O.Peygamberimiz elbisesini çıkardı.Hacerül –Esved’i üzerine koydurdu.Ve her kabileden birer kişinin taşı kaldırmasını istedi.Taş yeterli yüksekliğe çıkınca da kendi elleriyle yerine yerleştirdi.Herkes bu olaydan memnun olmuştu.Nasıl memnun olmasınlar ki,hem taşı yerine koyma işine herkes katılmış hem de en önemlisi çıkabilecek bir savaş engellenmişti.Bu olaydan sonra Peygamberimize Muhammedül-Emin (Güvenilir Muhammed)lakabı takılmıştır.

Hz.İsa’dan beri yaklaşık 600 yıldan beri peygamber gelmemişti.İnsanlık bir Peygambere,bir rehbere muhtaçtı. İlahi kitaplar değiştirilmiş,ahlak ve manevi değer diye bir şey kalmamıştı.Bütün çirkin işler son derece yaygınlaşmıştı.Hatta insanlar köle olarak satılmaya,kız çocuklar canlı canlı toprağa gömülmeye başlanmıştı.

Peygamberimiz bütün bu çirkin işlerden uzak duruyordu.Özellikle 35 yaşlarından sonra sık sık Mekke’nin dışına çıkıyor,Hira Mağarasında yalnızlığa çekiliyordu.

40 yaşlarında yine böyle bir durumda (610 yılında)Cebrail (as) O’na görünüp kendisinden ‘’Okumasını istedi.O da okuma bilmeği cevabını verdi.Bu durum birkaç kez tekrarlanınca,’’Ne okuyayım’’diye sordu.Cebrail (as) da (Yaratan Rabbinin adıyla oku………diye başlayan )ALAK suresinin ilk beş ayetini kendisne bildirdi.Bu olayla Peygamberimizin Peygamberlik görevi başlamış oldu.

Bu vahyin sonunda O’na ilk inanan insanlar şunlardır:

1 –İlk müşlüman Kadın :Hz.Hatice ( Hanımı)

2 – ilk müslüman Erkek :Hz.Ebubekir (Çok samimi arkadaşı)

3 – İlk müslüman Köle :Hz.Zeyd (Köle olarak alıp,sonra Onu serbest bıraktığı kimse.

4 – İlk müslüman Çocuk :Hz.Ali (Amcası Ebu Talip’in oğlu.)

Peygamberimiz insanları 3 yıl boyuca İslam’a gizlice davet etti.Bundan sonra açıktan açığa davet etmeye başladı.Bu durum doğru yola ulaşmak istemeyen Müslümanlara karşı olmadık işkenceler yapmaya başladılar. Bu işkenceler dayanılmaz hal almaya başladı.Bunun üzerine Peygamberimiz bir grup müslümanı Habeşistan’a gönderdi.Bu; Müslümanların İLK HİCRET’İ oldu.Bu ilk hicret 615 yılında olmuştur.

Peygamberimiz 13 yıl boyunca Mekkelileri İslam’a çağırdı.Bu uğurda her türlü sıkıntıya katlandı.

Peygamberliğinin 11.yılında Medine’den gelen bir grup insan Müslüman olmuşlardı.Ertesi sene daha büyük bir grup gelerek Müslüman oldular. Peygamberimizi canları,malları ve evlatları gibi koruyacaklarına söz verdiler.Kendisini Medine’ye davet ettiler.

Bu arada Mekkelilerin Müslümanlara karşı olan tutumları hiç değişmemiş,hatta daha da artmıştı.Bunun üzerine peygamberimiz Allah’tan gelen izinle Medine’ye hicret etmeye karar verdi.Medine’ye gitmesi halinde bunun kendileri için daha da büyük bir tehlike olacağını anlayan Mekkeliler,Darun-Nedve(Mekke İdare Meclisinde) toplanarak Peygamberimizi öldürmeye karar verdiler.Fakat bunu gerçekleştiremediler.Hz.Ebubekir ile uzun ve tehlikeli bir yolculuktan sonra Medine’ye vardılar.Bu hicret İslam tarihi bakımından çok önemlidir.Çünkü:

1 – İslam Medine’de yükselip büyümüş ve bütün dünyaya bu şehirden yayılmıştır.

2 – Hz.Ömer’in halifeliğinden itibaren de bu olay müslümanlar tarih başlangıcı olmuştur.

MUHACİR VE ENSAR


MUHACİR : Dinleri ve inançları uğruna,Mekke’den Medine ye göç eden Müslümanlara denir.

ENSAR : Mekkeli Müslümanlara yardım eden Medineli Müslümanlara da Ensar denir
Peygamberimiz Ensar ve Muhaciri kardeş ilan etmiş,onlar da bu kardeşliği gerçekten uygulamışlardır.

MEDİNE DÖNEMİ VE SAVAŞLAR

Mekkeliler,Müslümanların Medine’de de yaşamalarını istemiyorlardı.Çünkü,eğer orada rahat ederlerse Müslümanlığın her tarafa yayılacağını biliyorlardı.Bunun için de Müslümanları resmen savaşa zorluyorlardı.Oysa peygamberimize henüz savaşma emri ve izni verilmemişti.Bu yüzden kimseyle savaşa girmiyordu.Yüce Allah’ın savaş emrini verdikten sonra Hz.Peygamber Mekkelilerle 3 önemli savaş yapmıştır:



PEYGAMBERİMİZİN SAVAŞLARI :

1 – BEDİR SAVAŞI : (MART 624 – Hicretin 2.yılı )


Müslümanlar :305 kişi

Mekkeliler : 1000 kişi

Savaşın Sebebi Mekkelilerin;ellerinden kaçırdıkları Müslümanlardan intikam almak,ve onları yok etmek istemeleri.

Savaşın Sonucu :

1-Müslümanlar bu savaşı kazandı.

2-Mekkeli müşriklerin bazı elebaşıları öldürüldü.

3-Mekkelilerden 70 kadar kişi öldü,70 kadarı da esir alındı.

4-Müslümanlardan da 14 kişi şehit oldu..
Esirlere ne yapıldı?

1-Maddi durumları iyi olanlar para karşılığı serbest bırakıldı.

2-Bunlardan okuma-yazma bilenler;10 Müslüman’a okuma yazma öğretmeleri karşılığında serbest bırakıldı.

3- Fakir esirler ise karşılıksız olarak serbest bırakıldılar

Bedir Savaşının Önemi :

1-Bedir Savaşı İslam’ın ve Müslümanların artık kendilerini kabul ettirdiği bir savaş olmuştur.

2-Bu savaşla Medine İslam Devletinin temeli atılmıştır.

3-Zaferle sonuçlanan bu savaşla hem İslam Dini ve hem de Müslümanlar kuvvetlendiler.

4-Bu savaştan sonra Mekkeliler Müslümanlardan korkmaya başlamışlardır.

UHUD SAVAŞI (MART 625 -Hicretin 3.yılı.)

Müslümanlar: 700 kişi Mekkeliler :3000 kişi
Savaşın Sebebi : Bu savaş Mekkelilerin Bedir Savaşının yenilgilerinin intikamını almak istemeleridir.

Savaşın Sonucu: Bu savaşta da Müslümanlar galip gelmek üzere iken,peygamberimizin ısrarla hiç ayrılmamalarını istediği okçuların savaşı kazandık zannederek yerlerini terk etmeleri sebebiyle,Müslümanlar büyük zararlar verdiler.

1-Peygamberimizin amcası Hz.Hamza bu savaşta şehit oldu.

2-Müslümanlardan 70 kişi şehit oldu.

3-Peygamberimiz hafifçe yaralandı.

Uhud Savaşının Önemi: Bu savaşın sonunda Müslümanlara komutanın ve Peygamberin sözlerini her zaman dinlemenin gerektiği anlaşılmıştır

HENDEK SAVAŞI(MART 627 )

Müslümanlar :3.000 kişi Mekkeliler : 10.000 kişi

SAVAŞIN SEBEBİ : Mekkelilerin,Müslümanları tamamen ortadan kaldırmak için Medine’yi kuşatmaları.

SAVAŞIN SONUCU :Müslümanlar Şehrin ovaya bakan kısmını,hendekler(çukurlar)ka zarak,savunma yaptılar.Mekkeliler 20 gün boyunca kuşatmayı sürdürdüler. Erzaklarının da tükenmesi ve son gecede çıkan bir fırtına ile bütün malzemelerinin dağılması ile kuşatmaya son verip geriye dönmüşlerdir.

HUDEYBİYE BARIŞI VE MEKKE’NİN FETHİ

Hendek Savaşından bir yıl sonra hicretin 6.yılından Mekkelilerle Müslümanlar arasında bir anlaşma yapıldı.Hudeybiye denilen yerde yapılan bu anlaşmanın şartları görünüşte Müslümanların aleyhine gibi görünmüştü,fakat anlaşmanın maddeleri zamanla Müslümanların işine yaramıştır.

HUDEYBİYE BARIŞININ ÖNEMİ

Bu anlaşma Mekke’nin fethedilmesini sağlamış bir anlaşmadır.

Anlaşma maddelerinin bir kısmı şöyledir :

1 – İki taraf da 10 yıl boyunca barış içinde bulunacaklardır.

2 – Mekkelilerden,Medine’ye kaçan olursa Müslümanlar o’nu Mekkelilere geri vereceklerdi.

3 – Medine’den Mekke’ye kaçan olursa Mekkeliler ise geri vermek zorunda olmayacaklardı.

4 – Müslümanlar bu yıl umre yapmayıp,gelecek yıla erteleyeceklerdi.Gelecek yıl ise Mekkeliler şehri terk edecekler,,Müslümanlar da şehre silahsız olarak gireceklerdi.Şehirde en fazla 3 gün kalacaklardı.

Ancak Mekkeliler bu anlaşmaya uymadılar.Bunun üzerine Hz.Peygamber de 10.000 kişilik bir ordu ile Mekke üzerine yürümek zorunda kaldı

Mekke civarına geldiklerinde İslam Ordusu konakladı.Peygamberimiz (s)in emriyle on bin terde ateşler yakıldı.Bu kalabalığı gören Mekkeliler;karşı koymaya cesaret edemediler.Hicretin 8.yılında (630 yılında,kan dökmeden Mekke’ye girdi. Yıllarca kendisine ve Müslümanlara eziyet eden Mekkelileri de bağışladı Bu davranışı ile O büyüklüğünü gösterdi. Bunun üzerine Mekkeliler gruplar halinde Müslüman oldular.

VEDA HACCI VE VEDA HUTBESİ


Hz Peygamberin Hicretin 10.yılında Veda niteliğindeki yaptığı son Hacca ‘VEDA HACCI ‘ denir. Bu hacda yaptığı son hutbeye(konuşmaya) da ‘VEDA HUTBESİ’ denir.
Veda Hutbesinde İslamın genel prensiplerini,kendisini dinleyen 100.000 kişi ye birkez daha hatırlattı.


VEDA HUTBESİNDE YER ALAN KONULARIN BAZILARI ŞUNLARDIR:

1 – Allah’tan başka ilah yoktur.Ben de Onun kulu ve peygamberiyim.

2 – Birbirinizin malları ve kanları birbirinize haramdır.

3 – Emanetlere ihanet etmeyin.

4 _Faiz yemeyin.

5 – Kimseye zulmetmeyin.

6 – Dininizi korumak için küçük günahlardan da kaçınız..

7 – Kadınların haklarını çiğnemeyin.

8– Size iki emanet bırakıyorum.Ona sımsıkı sarılırsanız yolunuzu şaşırmazsınız :Bunlar Kuran-ı Kerim ve Benim Ehli Beytimdir.

9 – Birbirlerinizin mallarını haksız yere yemeyin.

 
 
         
 
Ahir zaman Peygamberi, Hz. Muhammed Mustafa, Hakk’a yürüyeceğini anlayınca 23 Şubat 632 tarihinde (2) Gadirhum denilen bir alanda, rivayetlere göre 80 bini kişiyi aşkın bir topluluğa, Deve semerlerinden bir mimber oluşturarak bunun üstüne çıkıp tarihi Veda Hutbesini okudu. Hz. Muhammed Mustafa , ümmetine seslenerek 2 emanet tavsiye etti.
 
1- Allahın kelamı Kuran-ı Kerim,
2- Ehli Beyt’i.
 
Hz. Muhammed şöyle dedi. ‘’Kuran ve Ehli Beytimeipine sımsıkı sarılın. Kevser Havuzunda her iki emanet bir birinden ayrılmadan bana ulaşacaktır. Ehl-i Beyt’im, Nuh’un gemisi gibidir. Gemiye binenler kurtuldular, binmeyenler helak oldular’’.
( Ehli Beyt, Hz. Muhammed’in ailesi demektir ve 1- Hz. Muhammed, 2- İmam Ali, 3- Ana Fatma, 4- İmam Hasan ve 5- İmam Hüseyin olmak üzere toplam 5 kişidirler).
Kur’an-ı Kerim düşünce, kanun ve değerler kaynağıdır... Kur’an, hayat programını düzenlemek ve hayat kanunlarını belirlemek üzere inen ilahî vahiy ve sözlerdir...
Kur’an-ı Kerim’de, Ehl-i Beyt’denbahsedilirken iki üslup kullanılmıştır:
1- Onlara özel bir unvan vererek onlardan bahsetmiştir. Tathir Ayeti’nde “Ehli Beyt” olarak, Meveddet Ayeti’nde de “Kurba­” (Peygamber’in yakınları) olarak onlardan söz edilmesini buna örnek olarak verebiliriz. Bu konuda birçok ayet nazil olmuş ve Sünnet-i Nebevî o ayetleri açıklamıştır; müfessirler ve raviler de, onları kendi hadis ve tefsir kitaplarında nakletmişlerdir.
2- Onlarla ilgili olaylar ve vakıaları kaydetmiş, onların fazilet ve makamlarını anlatmış, onları övmüş ve ümmeti onlara yöneltmek istemiştir. Bu konularda birçok ayet inmiştir. Bu ayetlerin bazılarında, Mübahele Ayeti (Âl-i İmran, 61) ve İt`am Ayeti`nde (İnsan, 8) olduğu gibi, Ehli Beyt’den toplu olarak söz edilmiş, bazılarında ise Ehl-i Beyt’in bazı fertlerinden bahsedilmiştir. Örneğin; Maide Sûresi`nin 55. ayeti olan ve “Velâyet Ayeti” diye adlandırılan, “Sizin veliniz, yalnız Allah, O`nun Peygamberi ve iman eden, ibadet eden ve rükû halinde zekât verenlerdir.” Ayetinde İmam  Ali’den bahsedilmektedir.
 
Ehl-i Beyt Hakkında Nazil Olan Ayetler
 
1- Tathir Ayeti (3)
“Allah, yalnızca siz Ehli Beyt’ten her çeşit pislik ve kötülüğü giderip sizi tertemiz kılmak ister’’ (Ahzab : 33)
Birçok tefsir ve hadis kitaplarında bu ayet-i kerimedeki “Ehli Beyt’ten maksadın, Peygamber’in Ehl-i Beyti ve onların da, “Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin" olduğu açıklanmıştır.
Suyutî, ed-Dürr`ül-Mensur adlı tefsirinde, Taberanî`nin, Ümmü Seleme`den şöyle tarif ettiğini bildiriyor: "Peygamber, kızı Fatıma`ya şöyle buyurdu: “Kocanı ve çocuklarını benim yanıma getir.” O da gidip onları getirdiğinde, Peygamber, Fedek’ten getirilmiş olan abasını onların üzerine attı ve mübarek ellerini onların üzerine koyup şöyle buyurdu: “Allah`ım, bunlar Muhammed’in ailesi ve soyudur, kendi rahmet ve bereketlerini Muhammed’in ehli ve soyunun üzerine indir; nasıl ki İbrahim`in soyuna indirdin. Şüphesiz ki sen, övülensin, yücesin.”
Ümmü Seleme : Ben de abanın altına girmek ve onlara katılmak istedim ve bunun için abanın bir ucunu kaldırdım. Peygamber abayı benim elimden çekti ve abanın altına girmeme müsaade etmedi ve şöyle buyurdu: “Sen hayır ve saadet üzeresin’’. Demektedir.
Peygamber`in eşi Ümmü Seleme`den nakledilen diğer bir hadiste de şöyle geçer: “Peygamber, Ümmü Seleme’nin evinde bir yatakta yatmıştı ve üzerine de bir Hayber abası örtmüştü. O sırada Fatıma biraz yemek getirdi. Peygamber buyurdu: “(Ey Fatıma!) Kocanı ve çocukların Hasan ve Hüseyin’i benim yanıma çağır.” O da onları çağırdı. Yemeği yedikleri sırada Peygamber’e şu ayet nazil oldu:
Allah, yalnızca siz Ehli Beyt’ten her çeşit pislik ve kötülüğü giderip sizi tertemiz kılmak ister.”
Peygamber üzerindeki abanın fazlasını onların (Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin`in) üzerine örttü, daha sonra elini abadan çıkarıp göğe kaldırarak şöyle dua etti:
Allah`ım, bunlar benim Ehli Beytim ve bana ait olan kimselerdir; öyleyse her türlü pisliği ve kötülüğü onlardan gider ve onları tertemiz kıl.”
Hz. Peygamber, bu sözü üç defa tekrarladı. Ümmü Seleme diyor: “Ben de başımı o örtünün altına soktum ve dedim: “Ya Resulullah! Ben de sizinle miyim?” Peygamber iki defa buyurdu: “Sen hayır ve saadet üzeresin.”
Hz. Peygamber, devamlı olarak bu ayetin manasını ümmetine açıklıyor ve bu ayette açıklanan nur ve hidayetten ayrı düşmemeleri için sürekli olarak onların dikkatini bu ayete çekiyordu. Örnek olarak şu hadis-i şerifi zikredebiliriz:
Hz. Muhammed buyuruyor ki:
“Bu ayet (Tathir Ayeti) beş kişinin hakkında nazil olmuştur: Ben, Ali, Fatıma, Hasan, ve Hüseyin”. Bu ayetin tefsirinde, Ehli Beyt`den maksadın kimler olduğu hakkında Aişe`den şöyle bir rivayet eder.
“Bir gün Peygamber üzerinde siyah yünden dokunmuş nakışlı bir kumaş olduğu halde dışarı çıktı. O sırada Hasan bin Ali geldi, Peygamber onu o kumaşın altına aldı; sonra Hüseyin geldi, Peygamber onu da o kumaşın altına aldı; sonra Fatıma geldi, Peygamber onu da o kumaşın altına aldı; daha sonra da Ali geldi, geldi, Peygamber onu da o kumaşın altına aldı ve şu ayeti okudu: “Allah, yalnızca siz Ehli Beyt’ten herçeşit pislik ve kötülüğü gideripsizi tertemiz kılmak ister.” (Ahzab : 33)
Kur’an-ı Kerim, Ehli Beyt`den bahs ederken onların her türlü fenalıktan pâk ve temiz olduklarını belirtmektedir.
Peygamber, sabahları Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın kapısına gelerek onları “Ehli Beytim” diye çağırıyor, böylece onların şahsiyetini ümmetine tanıtıp anlatarak, dikkatleri onlara çekmek ve Ehl-i Beyt`e sevgi, itaat gösterilmesini amaçlıyordu.
Sahabe’den Taberanî, Ebu’l-Hamra’dan şöyle rivayet ediyor: “Altı ay Peygamber’in, Ali ve Fatıma’nın kapısına gelip şöyle dediğine şahit oldum: “Allah, yalnızca siz Ehli Beyt’ten herçeşit pislik ve kötülüğü gideripsizi tertemiz kılmakister.” (Ahzab : 33)
Fahr-i Razî de bu Hadisi şöyle naklediyor:
“ Resulullah, Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın evine gelip; “Ey Ehli Beyt! “Allah, yalnızca siz Ehl-i Beyt’ten her çeşit pislik ve kötülüğü gideripsizi tertemiz kılmakister.” derdi.
2- Meveddet Ayeti
“(Ey Peygamber! Müslümanlara) De ki: Sizden tebliğime karşılık bir ücret istemiyorum; istediğim, ancak yakınlarıma (Ehli Beytime) sevgidir.” (Şûra : 23)
Hz. Peygamber, bu ayetten kimlerin kastedildiğini ve sevgileri ve itaatleri farz olanların kimler olduğunu Müslümanlara beyan etmiştir.
İslam Hadis ve tarih yazarları bu ayetteki “Kurba” (Peygamber`in yakınları) kelimesinden maksadın, “Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’’ olduğunu nakletmişlerdir.
Dönemi yansıtan gelişmelere bakılırsa inanmayanlar kendi aralarında konuşurlarken “Acaba Muhammed, yaptıklarından dolayı karşılık olarak bir şey isteyecek mi? diye konuşurlar. O zaman; "De ki: Sizden tebliğime karşılık bir ücret istemiyorum; istediğim, ancak yakınlarıma (Ehli Beytime) sevgidir.” (Şûra : 23) ayeti nazil olur.”
"Meveddet ayeti nazil olduğunuda “Ya Resulullah! Sevgi ve muhabbetleri bize farz olan yakınların kimlerdir?" diye sordular. Resulullah: “Onlar Ali, Fatıma ve onların iki evladıdır.” Diye buyurdular.
Hz. Peygamber, kızı Hz. Fatıma’yı çok seviyor ve şöyle buyuruyorlar:
Fatıma benim vücudumun bir parçasıdır; onu inciten, rahatsız eden beni incitiprahatsız etmiştir.”
İslam kaynaklarına göre ve yaşanılan Aleviliğe yansımasına bakılırsa, Hz. Muhammed’in, Hz. Ali, Hasan ve Hüseyin`i çok sevdiği görülmektedir.
Ehli Beyte inanan, aradığı çoğu erdemi onlarda bulan ve dolayısı ile sonsuz sevgi duyan Peygamber’in ümmeti de onları sever ve yüreğinde hisseder. Kur’an-ı Kerim’de buyurulur: “(Ey Peygamber! Müslümanlara) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da siz sevsin.” (Âl-i İmran : 31)
"... Ve ona (Peygamber’e) uyun ki doğru yolu bulmuş olasınız.” (A’raf : 158)
 “Onun (Peygamber`in) emrine aykırı hareket edenler, Allah’ın azabından sakınsınlar.” (Nur : 63)
“(Ey Müslümanlar!) Andolsun ki, Allah’ın Resulü’nde sizin için uyulacak güzel bir örnek var. (O, sizin için en güzel örnektir) ”. (Ahzab : 21)
 
Hz. Peygamber’in, Hz Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin`i sevdiği ve onlara önem verdiği için, Müslümanların da Peygamberine uyarak onları sevmesinin, onlara önem vermesinin Allahın emir olduğu da böylelikle anlaşılır.
Ehli Beyte dua edip salâvat göndermek , büyük bir makama sahip olan Ehli Beyt’i anmak ayrıca büyük bir ibadettir..
İmam Şafiî bir şiirinde şöyle diyor:
“Ey yolcu! Mina kumluğunda biraz dur; seher vakti hacılarMina’ya akın yaptıklarında, büyük bir ırmak gibi coşup gittiklerinde, Hif’in sakinlerine ve ayaktakilere seslen; onlara de ki:EğerMuhemmed’in Ehli Beyti’ni sevmek rafizilik ise (dini terk etmekse), öyleyse bütün insanlar vecinler tanık olsunlar, ben rafiziyim."
İbn-i Abbas adlı Sahabe’ninrivayet ettiği hadiste: “Meveddet Ayeti nazil olduğunda Müslümanlar Resulullah’a: “Muhabbeti ve sevgisi bize farz olan akrabaların kimlerdir ya Resulullah?” diye sordular. Resulullah, “Ali, Fatıma ve onların iki evladıdır." diye buyurdular."
Hz. Peygamberin ümmetine: “Ben sizden peygamberlik ve Allah’ın ahkâmını tebliğ etme yolunda çektiğim zahmetler ve zorluklara karşılık Ehli Beytimi ve yakınlarımı sevmekten başka bir şey istemiyorum.” Hadisinin, gerçekte, ümmetin takip edeceği yolu öğrenmekte kime başvuracaklarını göstermektedir.
 
3- Mübahele Ayeti
 
“(Ey Peygamber!) Sana gelen bilgiden sonra, kim seninle bu hususta tartışacak olursa, de ki: Gelin, çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra Allah’ın lânetini yalancıların üzerine kılalım.” (Âl-i İmran : 61)
İslâm tarihinde ‘’Mübahele” olarak rivayet edilen çok önemli bir olaya göre: “Hıristiyan olan Necran kabilesinden bir heyet, Hz. Muhammed’in yanına gelip onun peygamberliği hakkında bahsedip delil isteyince, Allah bu ayeti göndererek Hz. Muhammed`e; Hz. Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’i yanına alıp çöle çıkmasını, Hıristiyanlara da kendi hanım ve çocuklarıyla birlikte çöle çıkmalarını, sonra da Allah’tan yalancıların üzerine lânet ve cezasını indirmesi için dua etmeleri emredilir."
Zemahşerî, Keşşaf adlı tefsirinde şöyle yazar:
“Hz. Peygamber, Necran Hıristiyanlarını mübahele etmeye çağırdığı zaman dediler ki: “Müsaade edin, dönüp bu konuda biraz düşünelim. Kendi aralarında toplanıp konuştukları zaman, fikir sahipleri olan (Necran papazı) Akıb`e dönerek: “Ey Mesih`in kulu! Senin görüşün nedir?" diye sordular. O da şöyle dedi: “Ey Hıristiyan Cemaati! And olsun Allah’a ki, siz Muhammed’in Allah tarafından gönderilen bir peygamber olduğunu ve O`ndan hak bir kitap getirmiş olduğunu biliyorsunuz. Allah’a andolsun ki, Peygamberi ile mübahele eden hiçbir ümmetin büyükleri diri kalmamış ve küçükleri de büyümemiştir. Eğer onunla mübahele ederseniz, gerçekten hepimiz helâk oluruz. Bununla beraber yine de kendi dininizin üzerinde kalmak isterseniz, bu şahısla (Muhammed’le) vedalaşın ve kendi diyarınıza dönün."
Bu arada Hz. Peygamber, Hz. Hüseyin`i kucağına almış, Hz. Hasan`ın elinden tutmuş, peşi sıra Hz. Fatıma ve onun peşi sıra da Hz. Ali olduğu halde geldi ve: “Ben dua ettiğim zaman siz de amin deyin.” diye buyurdular.
Necran papazı bu manzarayı görünce, Hıristiyanlara dönerek şöyle dedi:
Ey Hıristiyan topluluğu! Ben öyle simalar görüyorum ki, Allah bir dağı onların hürmetine yerinden koparmak istese, koparır. Onlarla mübahele etmeyin. Eğer mübahele ederseniz, helâk olursunuz ve kıyamet gününe kadar yeryüzünde bir Hıristiyan kalmaz’’. Bunun üzerine Hristiyanlar, Hz. Peygamber`e dediler ki: “Ey Ebe’l-Kasım! Biz seninle mübahele etmemeye karar verdik; sen kendi dininde kal, biz de kendi dinimizde.”
Hz. Peygamber’ de şöyle buyurdu: “Eğer mübahele etmiyorsanız, öyleyse İslâm dinini kabul edin ve Müslüman olun ki, Müslümanların menfaat ve zararlarına ortak olasınız”. Hıristiyanlar bunu kabul etmeyince, Peygamber şöyle buyurdu:
Öyleyse sizinle savaşacağım.”
Onlar şöyle dediler:
“Bizim Arap milleti ile savaşmaya gücümüz yoktur. Fakat seninle bir anlaşma yapmaya hazırız. Eğer bizimle savaşmaz, bizi korkutmaz ve bizi kendi dinimizden döndürmezseniz, her yıl size iki bin tane elbise veririz. Bunların yarısını safer ayında ve yarısını da recep ayında veririz. Bundan başka, bir de demirden dokunan otuz adet zırh veririz”.
Peygamber’de buna razı oldu ve daha sonra şöyle buyurdu:
“Canım elinde olan Allah’a andolsun ki, Necran ehlinin helâk olma vakti gelip çatmıştı. Eğer onlar mübahele etmiş olsalardı, şüphesiz ki suret değişip maymun ve domuz olacaklardı ve bu sahra onlar için ateşten bir cehenneme dönecekti. Hatta ağaçların üstündeki kuşlar da dahil olmak üzere Necran ehlinin hepsi helâk olacaktı ve bir yıl bile geçmeden bütün Hıristiyanlar yok olup gideceklerdi.”
Zemahşerî, bu olayı naklettikten sonra, Mübahele Ayetinin tefsiriyle ilgili olarak Ehli Beyt’in büyüklüğü hakkında Aişe’den rivayet ettiği bir hadis ile Ehli Beyt’in makamını açıklıyor :
“Allah-u Teala bu ayette, onları `kendimiz` diye tabir edilen kimseden de önce zikretmiştir ki, onların Allah katındaki özel makamlarını ve yakınlık derecelerini açıkça bildirsin. Bu ayet, `Ashab-ı Kisa`nın fazilet ve üstünlüğüne en büyük ve en güçlü bir delildir’’.
’’Aynı zamanda bu olay, Hz. Resulullah`ın nübüvvetinin doğruluğuna da güzel bir delildir. Zira ister dost olsun, ister düşman, hiçbir şahıs, Hıristiyanların, Hz. Peygamber`in mübahele isteğini kabul ettiklerini nakletmemiştir."
İslam ile inanmayanların ordusunun karşı karşıya geldiği bu olayda sadece bunların öne çıkması, onların hidayet önderleri, ümmetin seçkinleri, ileri gelenleri ve ümmet içinde duaları geri dönmeyen, sözleri yalanlanmayan en temiz ve en kutsal kişiler olduklarını göstermektedir.
Fahr-i Razî, Tefsir-i Kebir adlı eserinde Zemahşerî`nin naklettiği rivayeti aynen nakletmiş ve söz konusu ayetin tefsirinde Zemahşerî’nin sözlerine katılarak şunu da eklemiştir: “Bil ki, bu hadisin doğru olduğuna tefsir ve hadis ehli ittifak ve icma etmişlerdir.”
 
4- Salâvat (Salât) Ayeti
“Şüphe yok ki Allah ve melekleri Peygamber’e salât ederler. Ey inananlar, siz de ona salât edin ve tam teslimiyetle ona selâm verin.” (Ahzap : 56)
Kuranı Kerim, Ehli Beyt’in pak ve tertemiz olduğunu, açıklamıştır. Din Alimleri de Kur’an ayetleri ve Hadislerden faydalanarak Ehl-i Beyt`in kimler olduğunu isimleriyle belirlemiş, onların “Hz. Muahmmed, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin" olduklarını beyan atmişlerdir.
Fahr-i Razî, Tefsir-i Kebir`inde adlı eserinde şu hadisi naklediyor: “Hz. Peygamber`den: “Ya Resulullah! Sanane şekilde salâvat getirelim?” diye soruldu. ‘Peygamber, ‘’Bana şöyle salâvat getirin’’ buyurdu: “Allah’ım, Muhammed’e ve Muhammed’in Ehli Beyti’ne salât et, nasıl ki İbrahim’e ve İbrahim’in Ehli Beyt’ine salât ettin; Muhammed’e ve Muhammed’in Ehli Beyt’ine bereket ver, nasıl ki İbrahim’e ve İbrahim’in Ehli Beyt’ine bereket verdin. Şüphesiz, sen beğenilmişsin, yücesin.”
Eğer. "Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlarsa, artık bizim salâvat getirmemize ne gerek var?” diye sorulursa, deriz ki: “Hz. Peygamber`e salâvat getirmek, onun salâvata ihtiyacı olduğu için değildir. Yoksa Allah’ın salâtından sonra meleklerin salâvatına da ihtiyacı kalmazdı. Salâvat, Peygamber`e karşı bizden taraf bir tazim ve saygıdır. Bu vesile ile sevap kazanabiliyoruz. İşte bunun içindir ki, Hz. Peygamber buyuruyor: “Kim bana bir defa salâvat getirirse, Allah da ona on defa salât eder.”
Suyutî de, ed-Dürü’ül-Mensur adlı tefsirinde şöyle yazıyor:
Abdurrezzak, İbn-i Ebî Şeybe, Ahmed, Abd bin Hamid, Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Nesaî, İbn-i Mace ve İbn-i Merdeveyh, Ka’b bin Umre’den şöyle nakletmişlerdir: “Bir gün adamın biri, Hz. Peygamber`e: “Ya Resulallah! Sana selâm vermenin usulünü öğrendik, bize sana salâvat getirmenin şeklini de öğretir misin?” diye sordu. Hz. Peygamber buyurdular : “De ki: Allah’ım, Muhammed`e ve Muhammed’in Ehli Beyti’ne salât (rahmet) et, nasıl ki İbrahim`e ve İbrahim`in soyuna salât ettin. Gerçekten sen övgü ve izzet sahibisin.”
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
Cimri, benimismim yanında anıldığı zaman, bana salâvat getirmeyen kimsedir.”
 
5- İnsan (Dehr) Sûresi : 5 - 22)
 
5. İyiler ise, kâfûr katılmış bir kadehten (cennet şarabı) içerler.
6. (Bu,) Allah`ın has kullarının içtikleri ve akıttıkça akıttıkları bir pınardır.
7. O kullar, şiddeti her yere yayılmış olan bir günden korkarak verdikleri sözü yerine getirirler.
8. Onlar, kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler.
9. "Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz."
10. "Biz, çetin ve belâlı bir günde Rabbimizden korkarız" (derler).
11. İşte bu yüzden Allah onları o günün fenalığından esirger; parlaklık, sevinç verir.
12. Sabretmelerine karşılık onlara cenneti ve ipekleri lütfeder.
13. Orada koltuklara kurulmuş olarak bulunurlar; ne yakıcı sıcak görülür orada, ne de dondurucu soğuk.
14. (Cennet ağaçlarının) gölgeleri, üzerlerine sarkar; kolayca koparılabilen meyveleri istifadelerine sunulur.
15. Yanlarında gümüşten kaplar ve billur kupalar dolaştırılır.
16. Gümüşten öyle kadehler ki onları istedikleri ölçüde tayin ve takdir etmişlerdir.
17. Onlara orada bir kâseden içirilir ki (bu şarabın) karışımında zencefil vardır.
18. (Bu şarap) orada bir pınardandır ki adına selsebîl denir.
19. O insanların etrafında öyle ölümsüz genç nedimler dolaşır ki, onları gördüğünde, etrafa saçılıp dağılmış inciler sanırsın.
20. Ne yana bakarsan bak, (yığınla) nimet ve ulu bir saltanat görürsün.
 
Bu ayetlerde cennet ile müjdelenen Ehli Beyt’tir.
Zemahşerî, bu ayetlerin tefsirinde şöyle diyor:
“İbn-i Abbas nakletmiştir: “Bir gün Hasan ve Hüseyin hasta olmuşlardı. Hz. Peygamber ashaptan bir grup ile birlikte onları görmeye gittiler. Bu ziyaret esnasında: “Ey Ebe`l-Hasan, çocuklarının şifası için bir adak ada" buyurdular. Ali, Fatıma ve hizmetçileri Fizze, her üçü, "Hasan ve Hüseyin şifa bulurlarsa, üç gün oruç tutacağız." diye nezrettiler. Hasan ve Hüseyin şifa buldular. Fakat o günlerde evlerinde yiyecek herhangi bir şey yoktu. Ali, Şem’un isimli bir Yahudiden üç sa` miktarında arpa borç aldı. Hz. Fatıma onun bir sa`ını öğütüp kendi sayılarınca beş adet ekmek pişirdi. Onları iftar vakti yemek için önlerine koydukları sırada, bir dilenci kapının önünde durup şöyle seslendi: “Selâm olsun size Ey Muhammed’in Ehli Beyt`i! Ben bir fakirim; bana yiyecek verin, Allah size cennet sofralarından yedirsin." Bunun üzerine, hepsi fedakârlık edip ekmeklerini dilenciye verdiler ve kendileri suyla iftar edip o geceyi öylece sabahladılar. Ertesi gün yine oruç tuttular. Akşam vakti sofra başına oturup iftar edecekleri sırada, bu sefer bir yetim kapıya gelip yiyecek istedi. Onlar da ekmeklerini ona verdiler ve o gün de aç kaldılar. Üçüncü gün iftar vakti bir esir gelip yiyecek istedi. Onlar da iftarlıklarını ona verdiler. Ertesi gün Hz. Ali, Hasan ve Hüseyin’ın ellerinden tutup Hz. Peygamber`in huzuruna geldiler. Hz. Peygamber, onları açlıktan titrer halde görünce şöyle buyurdu: “Sizi bu halde görmek bana çok ağır geliyor.” Daha sonra onlarla beraber Fatıma`nın evine geldiler. Hz. Peygamber kızı Fatıma`yı mihrabında açlıktan karnı vücuduna yapışmış ve gözleri çukurlaşmış bir halde gördü. Bu manzara, Peygamber`i çok üzdü. Bu sırada Cebrail nazil oldu ve: “Ey Muhammed! Allah böyle Ehli Beyt`ten dolayı seni müjdeliyor.” dedi ve İnsan Sûresini Peygamber’e okudu."
Bu ayetler, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin için inmiş ve Cennetle müjdelenenler olduğunu İslam kaynakları ortaya koymakta, Hadislerle de aktarmaktadır.

 

1- Arafat`ta Okuduğu Hutbe:
"Hamd Allah`a mahsustur. O`na hamd eder, O`ndan yardım ve bağışlanma diler, O`na tevbe ederiz. Nefislerimizin şerrinden ve kötü amellerimizden O`na sığınırız. (Yaptığı amellerinden dolayı) Allah`ın hidayet ettiği birisini kimse saptıramaz ve (hak ettiği için) Allah`ın saptırdığı birisini kimse hidayet edemez. Şahadet ederim ki Allah`tan başka bir İlah yoktur; tektir ve şeriki yoktur. Ve şehadet ederim ki Muhammed O`nun kulu ve Resulü`dür. Ey Allah`ın kulları, size Allah`tan korkmayı ve ona itaat etmeyi tavsiye ediyorum. Hayırlı olanla başlamayı Allah`tan diliyorum.
Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz; sizlere bazı açıklamalarda bulunacağım. Bilmiyorum; belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım. İnsanlar! Bu gününüz, bu ayınız, bu şehriniz Mekke nasıl kutsal ve saygın ise, Rabb`inize kavuşana dek, canlarınız, mallarınız ve namuslarınız da öyle saygındır; (her tür tecavüzden korunması gerekir). Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve O sizleri yaptığınız her hal ve hareketten sorguya çekecektir. Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine iade etsin.
Ey insanlar! Artık faiz ve tefeciliğin kaldırılmıştır. Bu durumda sadece sermayenizi alabilirsiniz. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Allah’ın hükmü gereği faiz ve tefecilik yasaktır. Kaldırdığım ilk faiz ise (amcam) Abbas b. Abdilmuttalib`in faizidir. O devirde güdülen bütün kan davaları da kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası da (amcam-oğlu) Rabîa’nın oğlu Amir b. Hars b. Abdilmuttalib`in kan davasıdır. Ka’beye hizmet etmek ve hacılara su dağıtmak dışında, câhiliyye döneminden kalma bütün adetler kaldırılmıştır. Kasten adam öldürmenin cezası kısastır. Kasta benzer biçimde; taş ve sopayla adam öldüren ise 100 deve diyet vermelidir. Bundan fazlasını talep etmek câhiliyye adeti sayılır.
Ey insanlar! Şeytan, bu topraklarınızda, kendisine tapılacağından umudunu yitirmiş durumdadır. Ancak bunun dışında, önemsemediğiniz bir takım amellerinizde ona uymanıza razı olmuştur.
Ey insanlar! Haram ayları ertelemek ancak küfrü artırır. Bununla kâfirler büsbütün sapıklığa düşerler. Allah’ın haram kıldığı ayların sayısını denkleştirmek için, erteledikleri o ayı bir yıl helal, bir yıl haram sayarlardı. Zaman, göklerin ve yerin yaratıldığı günkü gibi dönmektedir. Gerçekten Allah katında (kamerî) ayların sayısı, Allah indine, gökleri ve yeri yarattığı gün, Allah`ın kitabında 12 ay olarak belirlenmiştir. Bunların dördü haram aylardır: üçü peşpeşe gelir ki Zilka’de, Zilhicce ve Muharrem`dir; birisi ise Cemaziyelevvel ve Şa`ban`ın arasında yer alan Recep`tir.
Ey insanlar! Sizin kadınlarınız üzerinde haklarınız olduğu gibi, onların da sizin üzerinizde hakları vardır: Sizin onlar üzerindeki haklarınız, yatağınızı bir başkasına çiğnetmemeleri, izniniz olmadan yuvanıza hoşlanmadığınız birisini almamaları ve bir ahlaksızlıkta bulunmamalarıdır. Böyle bir şey yaptıkları takdirde, Allah size, onlara öğüt verme, yataklarını ayırma ve onlara hafifçe vurma izni vermiştir. Böyle bir şey yapmadıkları sürece, onların da sizin üzerinizdeki hakları, güzel bir biçimde nafakalarını ve giyimlerini temin etmenizdir. Onlar sizin nazik yaratılışlı yardımcılarınızdır. Siz onları Allah’ın birer emaneti olarak aldınız ve yine Allah adına onların ırz ve namuslarını helâl edindiniz. Kadınlar hakkında Allah`tan korkun (onların haklarını gözetin) ve onlara hayrı tavsiye edin.
Ey insanlar! Mu`minler kardeştirler; hiçbir kimseye (mu`min) kardeşinin malı, rızası olmadan helal olmaz. Sakın benden sonra eski günlere dönüp de birbirinizin boynunu vurmayın. Ben sizin aranızda iki ağır-paha biçilmez emanet bırakıyorum. Bunlara sımsıkı sarıldığınız sürece asla sapıtmazsınız: Allah’ın Kitabı ve benim Ehl-i Beytim. Bunlar havuz başında benimle buluşuncaya kadar, birbirlerinden asla ayrılmazlar.
Ey insanlar! Rabb`iniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız. Adem ise topraktan yaratılmıştır. Allah katında en değerli olanınız, O’na saygıda en üstün olanınızdır. Arab`ın Arap olmayana, Allah’a göstereceği saygı dışında, hiçbir üstünlüğü yoktur. Unutmayın burada olanlar, olmayanlara da bunları iletsin.
Ey insanlar! Allah her hak sahibine mirastaki payını vermiştir. Onun için vârise 1/3’ten fazla vasiyet hakkı yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona âittir. Zinâ eden taşlanarak öldürülmelidir. Kim babasından başkasının oğlu olduğunu iddia eder, efendisinden başkasına intisâba kalkarsa; Allah’ın, meleklerin ve bütün lanet edenlerin laneti onun üzerine olsun. Allah böyle kimselerin ne farz, ne de nâfile ibâdetlerini kabul eder. Kölelerinizin haklarına da riayet edin; onlara yediklerinizden yedirin, giydiklerinizden giydirin. Bağışlayamayacağınız bir hata işlerlerse elinizden çıkarın, ama cezâlandırmayın.
Ey insanlar! Bu anlattıklarımı burada bulunanlar bulunmayanlara da ulaştırsın. Çünkü burada bulunamadığı için sözlerimi dinleyemeyen nice kimseler, burada bulunup ta dinleyenlerden daha kavrayışlı ve anlayışlı olabilir.
Ey insanlar! Yarın beni sizden soracaklar; ne diyeceksiniz?"
Orada bulunan ashâb: “Allah’ın elçiliğini îfâ ettin. Vazifeni yerine getirdin. Bizlere tavsiyelerde bulundun, diye şâhitlik edeceğiz.” Diye cevap verdiklerinde, Allah’ın Rasûlü (s.a.a) şehâdet parmağını kaldırdı ve kalabalığın üzerinde gezdirerek üç defa şöyle buyurdu:
"Allah`ım Şâhit ol! Allah`ım Şâhit ol! Allah`ım Şahid ol!"[2]
2- Minâ`da Okuduğu Hutbe:
Allah`a hamd u senadan sonra şöyle buyurdu:
"Ey insanlar! sözümü dinleyin ve üzerinde düşünerek (onu anlamaya çalışın) bilmiyorum belki bu yılımdan sonra bir daha sizinle burada buluşamam. Sonra devam şöyle etti:
Acaba, hangi günün en değerli gün olduğunu biliyor musunuz?" İnsanlar: "Bu gün" diye cevap verdiler. "Peki aylardan hangisi?" diye sorunca yine "bu ay" dediler. "Beldelerden hangisi, en değerli ve en hürmetli beldedir?" diye sordu. Onlar da "bu belde (Mekke)" diye cevap verdiklerinde, şöyle buyurdu: "Hiç şüphesiz sizin kanlarınız, mallarınız ve namuslarınız birbirinize aynı bu günün, bu ayın ve bu beldenin hürmet ve saygınlığı gibidir ve bu Rabbimizi mülakat edeceğiniz güne kadar devam edecektir ki o gün amellerinizden sizi hesaba çekecektir. Ey insanlar! Üzerime vazife olanı size tebliğ ettim mi?" "Evet" deyince, "Allah`ım sen de şahit ol." buyurdu.
Sonra şöyle devam etti: "Şunu iyi bilin ki cahiliyet döneminin göstergelerini ve bidatlerini veya o zamandan kalan kan ve mal davalarının hepsini ayaklarım altına almış bulunuyorum. Kimsenin kimseye takva dışında bir üstünlüğü yoktur. Gerekeni size ilettim mi?" "Evet" dediklerinde şöyle devam etti.: "Allah`ım sende şahit ol."
"Şunu bilin ki cahiliyet zamanından kalan her türlü faizli (borç) kaldırılmıştır. İlk kaldırılan faiz ise (amcam) Abbas b. Abdilmuttalib`in faizidir.
Yine cahiliyet zamanından kalan bütün kanların (kısas hakkı) kaldırılmıştır; ilk kaldırılan kan ise (amcamın oğlu) Haris bin Rabia`nın kanıdır. Acaba gerekeni tebliğ ettim mi?" "Evet" dediler. O zaman "Allah`ım sen de şahit ol" diye ekledi.
"Bilin ki Şeytan sizin bu topraklarınızda tapılmaktan ümidini kesmiştir. Ama o (çaresiz) iyi amellerinizi küçümseyip onlarda ihmalkarlık yapmanıza razı olmakla yetinmiştir; bilin ki ona itaat etmek, ona ibadet etmektir.
Ey insanlar unutmayın ki Müslüman müslümanın kardeşidir gerçekten. Hiçbir Müslüman`a, Müslüman birisinin kanı helal olmaz. Hiçbir Müslüman`a, Müslüman`ın malı, kendi gönül rızasıyla verdiği hariç, helal olmaz.
Ben, insanlar "Lailahe illallah" deyinceye kadar onlarla savaşmaya emredildim. Ama bu cümleyi söylediklerinde kanları ve mallarını benden korumuş olurlar; (Allah`ın) belirlediği bir hak olursa o başka; (kıyamet) hesapları ise Allah`a aittir. "Ey insanlar gerekeni tebliğ ettim mi?" "Evet" deyince şöyle arz ettiler: "Allah`ım sen de şahid ol!"
"Ey insanlar! Sözümü ezberleyin ki benden sonra ondan yararlanasınız. Onu kavramaya çalışın ki bu vesileyle benden sonra yücelesiniz.
Aman! Benden sonra kafirler olarak geri dönüp dünya için kılıçla birbirinizin boynunu vurmaya çalışmayın!"
Sonra şöyle devam ettiler: "Şunu bilin ki ben, sizin aranızda iki şey (emanet) bırakıyorum ki eğer onlara sarılırsanız asla dalalete düşmezsiniz; Allah`ın kitabını ve Ehl-i Beyt`im olan itretimi. Latif ve her şeyden haberdar olan (Allah), bana haber vermiştir ki bu ikisi, (Kevser) havuzu başında bana varıncaya kadar asla birbirinden ayrılmazlar. Unutmayın ki kim bu ikisine sarılırsa kurtulmuştur ve kim onlara muhalefet ederse, helak olmuştur. Acaba gerekeni tebliğ ettim mi?" Oradakiler "Evet" deyince, şöyle arz ettiler: "Allah`ım, sen de şahid ol!"
Sonra şöyle devam ettiler: "Bilin ki sizden bazı kişiler havuz başında benim yanıma varid olacaklar, ancak tanınıp benden uzaklaştırılacaklar. Ben, "Ya Rabbi, bunlar benim ashabımdırlar!" diyeceğim. Cevabımda şöyle denilecek: "Ey Muhammed, onlar senden sonra yeni şeyler icad ettiler ve senin sünnetini değiştirdiler. O zaman ben de şöyle diyeceğim: "Uzak olsunlar, uzak olsunlar!"[3]
3- Mina`daki Hîf Mescidi`nde Okuduğu Hutbe:
"Allah, benim sözlerimi duyduğunda (onu iyice) dinleyip onu duymayanlara ulaştıranın (yüzünü) nurlandırsın. Ey insanlar, burada olanlar, olmayanlara da ulaştırsın; zira nice fıkıh (idrake layık söz) taşıyan vardır ki, kendisi derinlemesine onu anlamaz. Ve nice fıkıh taşıyan kimse vardır ki onu kendisinden daha derin düşünen kimseye ulaştırır.
Üç şey vardır ki Müslüman bir kimsenin kalbini onlardan hiçbir şey saptırmamalıdır: Allah iç ameli halis kılmak, Müslümanların (hak) imamlarının hayrını isteyip onlara itaat etmek ve onların topluluğundan ayrılmamak. Müslümanların imamlarının daveti bütün Müslümanları ilgilendirir. Mu`minler birbirleriyle kardeştirler ve kan ve ırk açısından eşittirler. Başkalarına karşı tek el gibidirler. Onların en zayıflarının bağladığı ahit ve sözleşmeye bile (herkes) sadık kalmalıdır."
Ardından şöyle devam ettiler: "Ey insanlar, hiç şüphesiz ben sizin aranızda iki ağır-paha biçilmez emanet bırakıyorum." "Ya Resulallah, nedir bu iki ağır emanet?" diye sorduklarında şöyle buyurdu: "Allah`ın kitabı ve benim itretim olan Ehl-i Beyt`im; latif ve her şeyden haberdar olan (Allah), bana haber verdi ki (Kevser) havzu başında bana varıncaya kadar bu ikisi asla birbirlerinden ayrılmazlar; (işaret parmaklarını birleştirerek) aynı benim şu iki işaret parmağım gibi. (Yani her yönleriyle eşittirler.) İşaret ve orta parmaklarım gibi demiyorum ki birisi diğerinden farklı olmuş olsun!"[4]
4- Gadir-i Hum`da Okuduğu Hutbe:
Hicretin onuncu yılında, Zilhiccet-il Haram ayının on sekizinde[5] Resulullah (s.a.a) vedâ haccından dönerken[6] Gadir-i Hum bölgesinde, Cuhfe ismindeki bir menzilde,[7] Medine, Mısır ve Şam (Suriye) yollarının ayrımında[8] Resul-i Ekrem`e (s.a.a) şu ayet nazil oldu:
"Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer (bu görevi) yapmayacak olursan, O`nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır." (Maide, 67)
Bu ayet indikten sonra, Resul-i Ekrem (s.a.a) kervanlara durmalarını ve oracıkta bineklerinden inmelerini emretti. İleridekileri çağırttı, geride kalanlar da gelip yetiştiler.[9]
Sonra ashabını, dağılmamaları için oradaki dikenlerin gölgesinde gölgelenmekten alıkoydu, ağaçların dibini de diken, çör-çöpten temizlemelerini buyurduktan sonra[10] halkı cemaat namazına davet etti.[11]
Ashap bir diken ağacının dalları üzerine elbiseler atarak Resulullah (s.a.a) için bir gölgelik hazırladılar.[12] O hazret öğle namazını o yakıcı sıcaklıkta,[13] o cemaatla birlikte kıldıktan sonra, hutbe için ayağa kalktı. Allah`a hamd-u senâve insanlara öğüt ve nasihatte bulunduktan sonra şöyle buyurdu:
"Yakında ben (İlahî) davete icabet edeceğim; (dünyadan göçüp gideceğim). Ben de, siz de Allah katında sorumluyuz. O gün siz Allah`a ne cevap vereceksiniz?" Oradakiler hep bir ağızdan:
"Senin risaletini tebliğ ettiğine, bize nasihat edip hayrımızı istediğine tanıklık edeceğiz; Allah seni hayırla mükafatlandırsın!" diye cevap verdiler. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a), "Allah`tan başka ilah olmadığına ve Muhammed`in onun kulu ve peygamberi olduğuna, cennet ve cehennemin hak olduğuna şehadet ediyor musunuz? diye sorunca da insanlar, "evet" dediler. "Bütün bunlara tanıklık ederiz." Bu defa da, "Benim sesimi duyuyor musunuz?" diye sordu. Buna da "evet" cevabını verdiler. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdu:
"Ey insanlar! Ben sizden önce, sizden ayrılacağım ve siz Kevser Havuzu`nun başında bana geleceksiniz. O öyle bir havuzdur ki, genişliği Busrâ`dan San`â`ya kadardır.[14] O havuzun kenarında, gökteki yıldızların sayısınca gümüş kadehler vardır. Ben orada, sizin aranızda emanet bıraktığım iki paha biçilmez şeyi soracağım. O halde benden sonra o iki şeye nasıl davranmanız gerektiğine dikkat edin!"
Bu arada halkın içinden biri seslenerek, "Ya Resulullah! O iki paha biçilmez şey nedir?" diye sordu. Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdu:
"Onlardan biri, bir tarafı Allah`ın elinde ve diğer tarafı ise sizin elinizde olan Allah`ın Kitabı`dır. Ona yapışın; sapmayın ve değiştirmeyin; diğeri ise, İtretim olan Ehl-i Beytim`dir. Latif ve her şeyden haberdar olan (Allah), bu ikisinin (Kevser) Havuzu`nun başında bana ulaşıncaya kadar birbirinden ayrılmayacağını bildirdi. Ben Allah`tan bunu istedim. O halde, o ikisinden öne de geçmeyin, arkaya da kalmayın; yoksa helak olursunuz. Onlara bir şey öğretmeye kalkışmayın; çünkü onlar sizden daha bilgilidirler."
Sonra şöyle devam etti:[15]
"Benim müminlere kendi nefislerinden daha evla ve üstün olduğumu (onlar üzerinde tasarruf ve yetki sahibi olduğumu) bilmiyor musunuz?"
Halk "Evet, ya Resulullah biliyoruz!"[16] diyince şöyle buyurdu:
"Benim her mümine kendi nefsinden daha evla olduğumu bilmiyor musunuz?" Halk yine "evet, biliyoruz ya Resulullah!" dediler.[17]
Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) Ali`nin elinden tutarak koltuğunun altındaki beyazlık görününceye kadar kaldırıp[18] şöyle buyurdu:
"Ey insanlar! Allah benim mevlamdır, ben de sizin mevlanız-efendinizim.[19] O halde ben kimin mevlası isem, bu Ali de onun mevlasıdır."[20] "Allah`ım! Onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol.[21] Ona yardım edene yardım et, onu yalnız bırakanı yalnız bırak.[22] Ona muhabbet edene muhabbet et, ona buğz edene buğz et."[23] Sonra şöyle buyurdu: "Allah`ım sen de şahid ol"[24]
Ravi der ki, daha bu ikisi (Resulullah ve Ali) birbirinden ayrılmamıştı ki şu ayet nazil oldu: "Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam`ı seçip-beğendim." (Mâide/3)
Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: "Dini mükemmelleştiren, nimetleri tamamlayan, benim risaletimden ve Ali`nin velayetinden hoşnut olan Allah en yücedir."[25]
Yakubi kendi Tarih`inde Medine`de nazil olan ayetlerden bahsederken şöyle yazar: Resulullah`a (s.a.a) nazil olan en son ayet "Bugün size dininizi kemale erdirdim" ayetidir. Bu rivayet sahihtir. Bu ayet, Resulullah (s.a.a) Gadir-i Hum`da Ali b. Ebi Talib`in velayet ve hilafetini açıkça herkese duyurduktan sonra nazil oldu.[26]
Bu törenin ardından Ömer b. Hattab Hz. Ali`yi görerek şöyle dedi: "Ey Ebu Talib oğlu, ne mutlu sana! Erkek ve kadın her mu`minin velisi-efendisi oldun."[27]
Başka bir rivayette ise şöyle geçer: Ömer b. Hattab Hz. Ali`ye "Ne mutlu sana ey Ebu Talib`in oğlu!" dedi.[28]



[1]- Nâsih-ut Tevârih, Hicret Bölümü, S.499, Bihâr-ül Envâr, C.21, S.405.
[2]- Siret-u İbn-i Hişam, S.605, Nâsih-ut Tevârih, Hicret Bölümü, S.499, Bihâr-ül Envâr, C.21, S.405, El-Hisal, C.2, S.84.
[3]- Bihar-ül Envâr, C.37, S.113. Hutbenin son bölümü (Bilin ki sizden bazi kisiler...), cüzî bir farkla Ehl-i Sünnet`in Şu kaynaklarında da nakledilmiştir:
Sahihi Buhâri, Maide Suresi tefsirinde "... ve kuntu aleyhim şehîdâ..." babında ve Kitab-ül Enbiya "... ve ittehazallahu..." babında ve Sahihi Tirmizi "Saffet-ul Kıyame" ve "...Macâe fî şa`n-il Haşr..." babları ve Tâhâ Suresi tefsiri kısmında. Sahihi Buhari, Kitab-ur Rıkâk, Fi`l Havz bâbı, C.4, S.95 ve Kitab-ül Fiten "Ma-câe fi kavlillahi Teala" babı ve Sünen-i İbni Mâce, Kitab-ül Menâsik, "Hutbet-u yevmin-nehar" babı, 5830. hadis ve Müsned-i Ahmed, C.1, S.453 ve C.3, S.28 ve C.5, S.48. Sahihi Müslim, Kitab-ül Fezâil, "İsbât-u havz-ı nebiyyina" babı, C.4, S.1800, 40. hadis.
[4]- Bihar-ül Envâr, C.37, S.113.
[5]- Hakim Haskani, c.1, s.192-193.
[6]- Mecma-uz Zevaid, c.9, s.105 ve 163-165.
[7]- Mecma-uz Zevaid, c.9, s.163-165; İbn-i Kesir, c.5, s.209-213.
[8]- Mu`cem-ul Buldan, "el-Cuhfe" maddesi.
[9]- Tarih-i İbn-i Kesir, c.5, s.213.
[10]- Mecma-uz Zevaid, c.9, s.105 ve İbn-i Kesir, c.5, s.209`da buna yakın söyler.
[11]- Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.6, s.281; Sünen-i İbn-i Mace, "Fazl-u Ali (a.s)" babı; Tarih-i İbn-i Kesir, c.5, s.209-210.
[12]- Müsned-i Ahmed, c.4, s.372; Tarih-i İbn-i Kesir, c.5, s.212.
[13]- Müsned-i Ahmed, c.4, s.281; Sünen-i İbn-i Mace, "Fazl-u Ali (a.s)" babı; Tarih-i İbn-i Kesir, c.4, s.212.
[14]- Busra Dimeşk`in yakınlarında bir kasabaydı, diğeri ise Bağdat yakınlarında bir yerdi. Elbette Resulullah`ın (s.a.a) bu benzetmesi, etrafındakilerin sadece o havuzun genişliğini düşündükleri içindi. -müt-
[15]- Mecma-ul Beyan, c.9, s.162-163 ve 165. Bazı sözcükleri Hakim Haskanî`nin rivayetlerinde, c.3, s.109-110 ve Tarih-i İbn-i Kesir, c.5, s.209`da geçmiştir.
[16]- Müsned-i Ahmed, c.1, s.118 ve 119 ve c.4, s.281; Sünen-i İbn-i Mace, c.1, s.43, h:116. "Evet öyledir" anlamında olan "belâ" kelimesi yerine Müsned-i Ahmed`de, c.4, s.281, 368, 370, 372`de "Neam" (evet) kelimesi kaydedilmiştir. Tarih-i İbn-i Kesir,de, c.5, s.209 ve c.5, s.210. "Elestu evla bi-kulli imriin min nefsihi" de gelmiştir.
[17]- Müsned-i Ahmed, c.4, s.281, 368, 370, 372; Tarih-i İbn-i Kesir, c.9, s.209, 212.
[18]- Hakim Haskani`nin naklettiği rivayette, c.1, s.190`de "Fe refea yedehu hetta yura beyazu ibteyhi" ve s.193`de "Hetta bane beyazu ibteyhima" tabiriyle geçmiştir.
[19]- Şevahid-ut Tenzil, c.1, s.191; Tarih-i İbn-i Kesir, c.5, s.209 "Ene mevla kulli mümin" lafzıyla geçmiştir.
[20]- Bu konu şimdiye kadar ismini getirdiğimiz bütün kaynaklarda kaydedilmiştir.
[21]- Müsned-i Ahmed, c.1, s.118, 119, c.4, s.281, 370, 372, 373, c.5, s.347, 370; Müstedrek-i Hakim, c.3, s.109; Sünen-i İbn-i Mace, "Fazl-u Ali" babı; Hakim Haskani, c.1, s.190, 191; Tarih-i İbn-i Kesir, c.5, s.209, 210-213. Bu kitapta c.5, s.209`da şöyle geçer: Zeyd`e, "sen bunu Resulullah`tan duydun mu?" diye sordum. Zeyd, "O çölde bunu gözleriyle görmeyen ve kulaklarıyla duymayan kimse yoktur" dedi. İbn-i Kesir daha sonra, bu hadisi Abu Abdullah Zehebî sahih bilmiştir, der.
[22]- Müsned-i Ahmed, c.1, s.118, 119; Mecma-uz Zevaid, c.9, s.104, 105, 107; Şevahid-ut Tenzil, c.1, s.193; Tarih-i İbn-i Kesir, c.5, s.210, 211.
[23]- Şevahid-ut Tenzil, c.1, s.191; Tarih-i İb-i Kesir, c.5, s.210.
[24]- Şevahid-ut Tenzil, c.1, s.190.
[25]- Haskani Ebu Said`i Hudri`den, c.1, s.157-158, h:211 ve 212 ve Ebu Hüreyre`den, s.158, Hadis: 213 ve İbn-i Kesir`in tarihinde bu konu özetle kaydedilmiştir.
[26]- Tarih-i Yakubî, c.2, s.43.
[27]- Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.4, s.281, Tarih-i İbn-i Kesir, c.5, s.210, Sünen-i İbn-i Mace, "Fazl-u Ali" babı; Rıyad-un Nadire, c.2, s.169; Tarih-i İbn-i Kesir, c.5, s.210.
[28]- Şevahid-ut Tenzil, c.1, s.157-158.




VEFATI

Bu büyük haccın arife gününde şu ayet inmişti:’Bugün dininizi tamamladım.Size nimetimi tamamladım.Ve din olarak size İslamı seçtim.’’Hz.Ömer bu ayeti işitince ağladı.Çünkü Peygamberimizin vefatının yaklaştığını anladı.
Peygamberimiz sanki bir ayrılık toplantısı niteliğinde olan Veda Haccından bir süre sonra hastalandı.63 yaşında Hicretin 12.yılında, 8 Haziran 632 yılında vefat etmiştir.Kabri halen Medine şehrindedir.

Pir Selçuk Sevin Dede Babamansur Kur Hüseyin Dergahın Postnişi Sütlüce Köyü(Karer)/ BİNGÖL

CAN NURUMUZ HAK PEYGAMBER EFENDİMİZ HZ. MUHAMMET MUSATAFA (S.A.V.) ve HAK KELAMI KURAN'I KERİM KİTABIMIZ >> Peygamber Efendimizin Hayatı Baba Mansur Kur Hüseyin Dergahı >>