Baba Masnsur

DEDE VE TALİBİN EL KİTABI

 

DEDE VE TALİBİN EL KİTABI
Pir Selçuk SEVİN
 
 

 

ERKANNAME

KURBAN ERKANI

NİKAH ERKANI

DÜŞKÜNLÜK ERKANI

MÜSAHİPLİK VE ERKANI

MUHARREM AYINDA ERKAN

SÜNNET ERKANI ( KİRVELİK )

TÜRBE ZİYARETİ NASIL YAPILIR

 

 

ÖNSÖZ

 

 

 

 

Dünyada her toplumun/topluluğun bir inancı bulunmakta, bu inançlara uygun olarak da cenaze törenleri yapılmaktadır. Alevi toplulukları da inanç sistemlerine uygun olarak cenaze törenlerini islam alevi inancını kuran-ı-kerim’in  gereklerini yerine getirmektedirler. Bu topluluklarda cenazenin bekletilmeden bir an önce toprağa verilmesi gerektiği düşüncesi yaygın olmasına karşın, cenaze güneşin doğuşundan batışına kadar defnedilebilmektedir. Ancak günümüzde göç olgusu ile birlikte aleviler, kendi inançlarına göre cenaze törenlerini göç etikleri diğer coğrafyalarda aslına uygun gerçekleştirme imkanlarına henüz tam anlamıyla sahip değillerdir. Sunnileşmiş devlet geleneği ancak camilerde bu görevin yerine getirilmesine olanak sağlamaktadır. Bu sebeple aleviler yine kendi imkanlarıyla göç ettikleri yerlerde cem evleri kurarak hem yaşadıkları inancın ne kadar güçlü olduğunu hem de her türlü sunnileşme politikalarına karşın Aleviliğe ne denli bağlı kaldıklarını ıspatlamışlardır. Sünnileştirme yani asimilasyon çabaları olarak algılamaktadır. Bu türden uygulamalerı, kendi inançlarına karşı yapılmış/yapılmakta olan hoşgörüsüzlük ve saygısızlık olarak da kabul eden aleviler “Alevi olarak doğuyoruz, Sünni olarak ölmek istemiyoruz" diyerek şiddetle eleştirmektedirler.

 

ALEVİLİKTE ÖLÜMÜ ANLAMLANDIRMA

Ölümün, Alevilikte başlıca iki yorumu bulunmaktadır. Birincisi “biyolojik ölüm”dür. Biyolojik ölümü, “ölme”, “ölüm”, “kalıbı dinlendirmek” ve “Hakk’a yürümek” gibi terimlerle dile getirmektedirler. Bu terimlerden “kalıbı dinlendirmek” ve “Hakk’a yürümek” ölümün bir son olmadığını yeni bir durumun başlangıcı olduğu inanışından kaynaklanmaktadır. Burada sözü edilen kalıp bedendir ve beden yaşlanmıştır, yorulmuştur ya da hasar görmüştür işlevini yerine getirmeyecek durumdadır. Bu durumda beden (kalıp) terk edilir. Kalıbını terk eden, Tanrıdan gelmiştir, Tanrıya dönecektir. Bu nedenle de, Hakk’a ulaşmak üzere kalıbı terk eder (Hakk’a yürür) denilmektedir. Yani ölüm/ölme, Tanrıya ulaşmak/öze yeniden kavuşmak olarak kabul edilmektedir. 

İkinci ölüm ise, “Nasip (ikrar) törenindeki ölüm”dür. Bu ölüm, Alevilerce “ölmeden önce ölmek” ve “ölmek” terimleri ile ifade edilmektedir. İkrar törenindeki ölmek, iradi bir ölümdür ve bu aşama Alevi eğitiminin belki de en çarpıcı ve en zorlu aşaması olarak kabul edilmektedir. 


 

ALEVİLİKTE ÖLMEK (İKRAR ALMAK) VE İKİNCİ DOĞUM

Aleviler öğreti yolunda, bütün tutkulardan, aşırı isteklerden, dünyaya bağlı geçici dileklerden, eğilmelerden kurtulmaya ve özünü gerçeğe adamaya yani öğretiyi benimseyip yola girmeye -“İkrar (Nasip) Alma”-, “ölmeden önce ölmek” demektedirler. Bu öğreti için, kişinin kendi isteğiyle maddi ve manevi dileklerinden tümden vazgeçmesiyle (yani iradi olarak ölmekle), mana aleminde, ruh bakımından hayat bulacağına inanılmaktadır. Alevilikte benimsenmiş olan Batıni yorumda iradi olarak ölen yani ikrarını alan can, dünyaya yeniden gelmiş gibidir. Yani, insanların yaşamları boyunca yaptıkları pek çok şeye, ölümle karşılaştıklarında pişmanlık duyacak olmaları ve “bir daha dünyaya gelsem böyle yapmazdım” düşüncesine varmaları “ikrar töreni”ile canlara kavratılmaktadır. Böylece insanın son veda anındaki hesaplaşmasını, önceden ikrar töreninde yaşayan Aleviler, kendilerini yeniden doğmuş olarak kabul ederler ve bu olayı da “ikinci doğum” olarak adlandırırlar. Yola girmenin ön koşulu olan “ölmeden önce ölmek” (iradi olarak ölmek), Aşık Veysel tarafından şöyle dile getirilmiştir: 

Topraktandır cümle beden 
Nefsi öldür ölmeden 
Böyle emretmiş yaradan
 

Alevilikte yola giren kişi, kendisini tüm kötülüklerden, istenmeyen davranışlardan arındırmış sayılır. Bundan sonra geride kalan yaşamı boyunca pişmanlık duyacağı şeyleri yapmamaya çalışır yani arındırılmış halde kalabilmek için çaba gösterir. 

ALEVİLİKTE ÖLÜM (HAKK’A YÜRÜMEK / KAVUŞMAK)

Alevilikte biyolojik ölümün “Tanrıya yeniden kavuşmak” olarak kabul görmesinin ana nedeni; nesnelerin, düşüncelerin yoktan var olmayacağına inanılmasıdır. Heterodoks yapıdaki bu öğretiye göre, İnsan-Evren-Tanrı bir bütündür (vahdet-i vücud); bundan dolayı evrendeki nesneler ve düşünceler Tanrının varlığından kaynaklanmakta ve bu durum (ölüm), varlığın (insanın) öze dönüşümü olmaktadır. 

Hakk’a yürüyen “can”ın aslında ölmediğine öze (Tanrıya) geri döndüğü inanışına Alevi-Bektaşi menakıbnamelerinde sıkça rastlanır. “Cenazeye İmam Olmak” biçiminde de ifade edilen bu duruma dayanak olarak şu söylence anlatılmaktadır: “İmam Ali’nin ölmeden önce vasiyeti üzerine, cenazesi evden almak üzere gelen kişiye verilir. İmam Ali’nin cenazesini devenin üzerine yükleyip, oradan uzaklaşan yüzü örtülü yabancıyı

 İmam. Ali’nin oğulları gizlice takip ederler. Bir ara yüzündeki örtünün açılmasıyla, cenazeyi alıp götürenin de İmam.Ali olduğunu görürler”. Yani bu düşünce de ölüm, aslında bir yok oluş değil, bir dönüşümdür. Bu söylence, birçok Alevi-Bektaşi deyişine ve söylencesine de kaynaklık etmektedir. Hatai’nin, bu olayla ilgili dörtlüğü ise şöyledir:

Ali’dir cesetin kendisi yuyan
Yuyup kefeniyle tabuta koyan 
Ali’dir devesin kendisi yeden
Hak ile Hak olan Arslan Ali’dir
. 

 

Biçimci Tanrı anlayışını, kuralcı Tanrısal düzeni eleştiriye, hırpalamaya yönelik bu şiirlerin felsefesi kaynağı, Batı’dan gelen kamutanrıcılık anlayışının Doğu’dan alınan çilecilik felsefesiyle kaynaştırılmasından doğmuştur. Bu felsefeyi oluşturanlar yalnız Anadolu’da yaşayan Alevilerde değildir. Heterodoks muhalefetin, Anadolu başkaldırısı ile birleşmesinden doğan bu öğretiye göre, kabaca; evren Tanrının gerçek olmayan bir görüntüsüdür. Bu anlayışta, yaratan ve yaratılan diye ayrım sanal bir gerçektir. Var olan yalnızca Tanrıdır. O’nu, canlı ve cansız varlıklardan ayrı saymak, “ikilik” yaratmaktadır. Gerçek bozgunculuk, gerçek nifak da budur. Tek varlık ya da varlığın tekliği (vahdet-i vücut) anlayışına göre, Sünni şeriat kuralları, Kur’an’ı Kerim’in biçimini öne alarak yaratan-yaratılan ikiliğini ortaya çıkarır ve bu durum, Tanrı dışında başka bir varlığı kabul etmek ve de benimsemektir ki, bozgunculuğa ve Tanrıyı yadsımaya uzanır. Gerçek küfür (tanrıtanımazlık) işte bu anlayıştır.

Düşünsel dokusunu “Bâtıni” yorumla oluşturan Alevilik, bu ilkeden yola çıkarak Ortodoks Sünni şeriat kurallarının geçersiz, biçimsel kurallarından oluşan bir anlayış olduğunu ileri sürmektedir. Alevilere göre, önemli olan Tanrı ile bir olunacak veya Tanrıda yok olacak yolu bulmak ve bu yolda ilerlemektir. Kaygusuz Abdal’ın dizilerinde bu açıkça görülmektedir:

Kıldan köprü yaptırmışsın 
Gelsin kullar geçsin diye 
Hele biz şöyle duralım 
Yiğit isen geç a Tanrı
.

 

“Ölüm Aşıkların Bayramıdır.

Onlar O Gün Canlarını

Canan’a Kurban Ederler.”

 

 

                                                                                Selçuk SEVİN Dede

                                                                        Babamansur Kur Hüseyin Dergahı   

                                                                                             Postnişi                                                                                                                          

 

 

                                                                    

 

 

 

 

                                                      

 

 

CENAZE ERKÂNI

 

Ölmek üzere olan bir hastanın yanında bulunanlar hastaya sabırlar dileyerek Allah’a sığınmasını, Allah’tan kendisi hakkında hayırlar dilemesini ve tövbe etmesini telkin ederler (Hastayı incitmeden, gücendirmeden).

Yanında, hastanın duyacağı kadar sesli olarak Kuran okunur. Tövbe istiğfar edilir. Kelime-i şahadet getirilir. Tevhit ve salâvat-ı şerife okunur. (Hastaya, ‘Sen de oku’ denilmez, isterse, hasta kendisi okur.)

Hastanın başında Kuran okuyan kimse, hastanın duyamayacağı şekilde Yavaş sesle “Ya Rabbel Alemin! Bu okuduğum Kur’an hürmetine bu hastaya hayırlı, şifalar ihsan eyle. Eğer ömrü tamam olmuşsa, sana dönüşünü kolaylaştır. Ehlibeyt’in aşkı hürmetine kusurlarını af eyle Yarrabi” diye dua eder.

Ölüm olayının gerçekleşmesi anında hastanın başında feryat edip bağırıp çağırarak ağlanmaz. Sakin ve telaşsız bir şekilde hasta yakınlarına sabır dilenip, metanet telkin edilerek merhum için gereken hizmetler yapılır.

Ölüm anından itibaren yapılacak hizmetler şunlardır:

 

Defin öncesi hizmetler

Çene bağlama, göz kapatma, ayak başparmaklarının bağlanması:

 

1. Nabız kontrol edilir. Öldüğünden emin olunur.

2. Eğer yan üzere yatıyorsa sırtüstü yatırılır. Elleri yanlarına uzatılır (İstenir ve uygun görülürse iç çamaşırları hariç elbisesi soyundurulur).

3. Bir eşarp vb. ile çenesi bağlanır. (Çene altından sarılan eşarp, tepesinden bağlanır. Böylece ağzın açık kalması önlenmiş olur.)

4. Elle hafifçe aşağı doğru sığınarak göz kapakları  kapatılır.

5. Ayakları yan yana getirilir, ufak bir bez parçası ile ayak başparmaklar birbirine bağlanır.

 

Rahat döşeğine alma

 

Cenaze bekleyecekse bir morga kaldırılır. Morg olmayan yerlerde ise bulunduğu mekândan soğuk bir yere, zemine yatırılır veya soğuk bir odaya alınır. (Elbiseleri çıkarılmadı ise burada çıkarılabilir)

Evde veya köyde ise toprak zemin veya beton ıslatılarak serinletilir. Zemin üzerine bir çarşaf vb. serilir ve cenaze onun üzerine konur. Daha sonra mevtanın üzerine yine ince bir örtü örtülür.

Sıcak mevsimlerde ise plastik torbalara buz konur ve buz torbaları mevtanın midesi ve karnı üzerine, örtünün altına konarak mevtanın soğuk kalması sağlanır.

 

(Diğer ayrıntılar uygulamalı verileceğinden yazılmamıştır.)

 

 

 

 

 

 

 

Cenazenin yıkanma/kaldırılma işlemi

 

Cenazeyi kaldıran imam şöyle dua eder. “Allahım, şu fani dünyadan baki dünyaya geçen ve önünü sana çevirmiş er / hatun kişi oğlu veya kızını Allah rızası için bedenini Dünya kirlerinden yıkayıp temizlemeye niyet ettim.”

İmamın dışında ölüyü, kendisini ve en yakını olduğu bilinen kişi yıkar. Erkeği erkek, bayanı gene bir bayan yıkar. Kadın kendi kocasını yıkayabilir. Fakat erkek kendi eşini yıkayamaz. Ancak bir bayanı gerektiğinde eşinin de yıkayabileceğine dair hadisler vardır.

Bluğ çağına ( gençlik yaşına ) henüz gelmemiş kız çocuklarını erkekler, erkek çocuklarını da bayanlar yıkayabilir.

Yıkayıcının yanında 4 adet sünger bezi, 4 çift eldiven bulunur. Su kaynatılarak ılık hale getirilir. Şampuan veya sabun temin edilir ve eldiven takılarak ceset yıkanmaya başlar.

Ceset yıkanmaya Besmele ( Bismillahirrahmanirrahim) okunarak başlanır. Evvela avret yerleri ( cinsel alanlar ) temiz bir şekilde yıkanır.

Mevtayı ( Cesedi) yıkayanın yanında yardımcı bulunur ve birlikte mevtayı oturur duruma getirirler. Ve karnını sıvazlayarak mevtanın karnında bulunan havanın çıkarılmasına çalışılır. Ve avret yerleri son bir kez daha temiz yıkanır.

Yıkayıcı elindeki süngeri bırakarak eldivenini ve süngerini değiştirir. Kullanılmış bir çift eldiven takar. Yeni bir sünger alarak mevtanın başını ve yüzünü tertemiz yıkar. Ağzına, dudaklarına 3 defa su verir. Sonra burnuna 3 sefer su döker. Kulaklarına mes verilir. (Su dökülür.)

Daha sonra vücudun ayak kısmının yıkanmasına başlanır. Önce sağ ayak, sonra sol ayak temiz bir şekilde yıkanır. Her yıkanan ayağa, sonunda üçer defa su dökülür. Sonra önce sağ eli, sonra sol eli dirseğine kadar temiz bir şekilde yıkanır. Her yıkanan yere “ Ya Allah, Ya Muhammed, Ya Ehl-i Beyt “ denilerek 3 defa su dökülür. Mevta sol tarafa çevrilir. Sağ tarafı baştan ayağa kadar 3 defa temiz bir şekilde yıkanır. Sonra mevta sol tarafa döndürülerek aynı işlem sol taraf için yapılır.

Daha sonra Mevta baştan ayağa kadar “ Ya Allah, Ya Muhammed, Ya Ali” denilerek üçer defa daha su dökülür ve böylelikle Mevtanın yıkanma işlemi sona ermiş olur. Bu sayede Mevtaya Boy Abdesti verilmiş olur.

 

 

 

 

KEFENİN BİÇİLMESİ

 

Kefen hiç kullanılmamış temiz bir bezden oluşur. Eskiden Mevtayı yıkamak için kefen bezinden eldiven dikilirdi. Şimdi ise hazır kullanılmamış sünger ve eldivenler vardır ve eski usul uygulamalara gerek kalmamıştır.

Bağlama ipi olarak kefen bezinden 10.cm genişliğinde 150 cm uzunluğunda 3 adet bağ kesilir. Mevta tabuta konulurken kabire indirmek için, biri omuz hizasında, biri bel üzerinde ve biri de ayaklarından bağlanır.

Mevtayı kabire indirdikten sora bağlanan bağlar çözülür.

Yakasız gömlek 2 kat olarak Mevtanın boyun köküden ayaklarına kadar olan uzunlukta kesilir. Ortasında Mevtanın kafası geçebilecek bir delik açılır. Bir katı Mevtanın altına serilir. Mevtanın başı ortada ki deliğe denk getirilerek başından geçirilir. Üst katı da Mevtanın üzerine örtülür ve ilk defa bu yakasız gömlek giydirilir.

Eteklik Mevtanın boyu uzunluğunda bütün gövdeyi saracak şekilde genişçe kesilir. Mevtayı yana çevirerek altına sererek sağından ve solundan tümüyle Mevtaya sarılır. Sargı Mevtanın boyundan yaklaşık 60 cm kadar uzun kesilmelidir.

Uzun kesilmesinin nedeni Mevtanın başucundan düğüm vurulacağı için uzun olması şarttır. Mevta Bayan ise kefen bezinden bir baş, bir de göğüs örtüsü kesilir.

Sonra sargı bezi düğümlenmeden evvel biri başına sarılır, diğeri de göğsünün üstüne atılır. Ondan sonra ayak ile başuçları düğümlenir, bağlar bağlanır ve Mevta tabuta konur. Böylece kefenleme işi tamamlanmış olur.

 

 

 

 

 

 

 

HAKKA YÜRÜYEN KİŞİNİN HELALLIĞI’NIN ALINMASI

Ve CENAZE  NAMAZI

 

Cenaze kefenlendikten sonra Musalla taşı ( üzerine Mevta konulacak taş ) üzerinde Mevta Kıbleye çevrilerek indirilir. Ve imam olan kişi Mevtanın göğüs hizasında ( istikametinde ) durarak kıbleye döner ve orada bulunan cemaatten şu rızalığı ister.

“Ey Ehli Cemaat, Kapı, Komşu ve hısım akraba Merhum (Hasan Efendi veya Hatun Fatma Bacı ) bu fani ( geçici ) dünyadan, Baki ( kalıcı ) dünyayı mekan tutmuştur. Bunun alacaklarına ve vereceklerine Ana, Baba, Eş, Kardeş ve Çocukları kefildirler. Sizlerinde üzeriizde bulunan dünya ve ahrete ait haklarınızı helal edip kendisinden razı mısınız? Diyerek 3 defa sorar

Cemaat genellikle hep bir ağızdan şöyle bir cevap verir.

“Razıyız” veya “Razıyız, Allah da razı olsun” derler.

İmam daha sonra cemaate döner ve şu soruyu sorar

“Ey Ehli cemaat, Kapı, Komşu ve Hıısm akraba Merhum ( Hasan Efendi veya  Hatun Fatma Bacı ) nasıl bilirdiniz,nasıl görürdünüz ?

Diyerek 3 defa sorar.

Cemaat genellikle “iyi bilirdik, iyi görürdük” diye cevap verirler.

Ancak bazı yörelerde, genellikle batı kentlerinde “Allah bilir” diye cevaplayan Alevi toplulukları da vardır.

Daha sonra aşağıda yazılı şekilde bulunan dualar birlikte okunur.

 

Dede duaya başlar, cemaat da “Allah Allah” der:

 

Ali İmran Suresi, 185. Ayet

 

Le tublevunne fî emvâlikum ve enfusikum ve le tesmeunne minellezîne ûtûl kitâbe min kablikum ve minellezîne eşrakû ezen kesîrâ(kesîran), ve in tasbirû ve tettekû fe inne zâlike min azmil umûr(umûri).

 

Taha Suresi 55. Ayet: Ve lekat eraynahü ayatina kulleha fe kezzebe ve eba.

 

“ Bismillahirrahmanirrahim. Esslatü vesselamü ala Seyidina Muhammed’in ve ala Ali Seyidine Muhammed’in ve ala Ali etbai Muhammed’in ve elhamdülillahirabilial”

 

Ey Gökleri ve yerleri yaratan kadir mutlak Tanrım. Merhum (….Bacımız/kardeşimiz ) bu fani dünyadan, Baki dünyayı mekan tutmuştur. Yüzünü sana çevirmiş ve affına sığınmıştır.

 

Bir eşi ve benzeri olmayan Allahım. Rahman ve Rahim olan da sensin.Yerler de sensin,gök te sensin.Esirgeyen de sensin, bağışlayan da sensin. Dönüş sanadır.

 

 

(Ali İmran 185 ) Zaten herkes ölümü tadacaktır. ( Taha 55-) Diyorsun ki sizitopraktan yarattım. Toprağa vereceğim ve tekrar topraktan çıkaracağım. ) İnandık ve iman ettik. Kıyamet günü herkes günahlarını sana eksiksiz ödeyecektir. Ateşten uzaklaştırılıp cennete sokulan kimse kurtulmuştur. Bu dünya geçici yararlanmadan başka bir şey de değildir.

Bunun için Merhum (Hasan Efendi veya Fatma Bacı ) bu dünyadan bilerek veya bilmeyerek yapmış olduğu günahlarını

 

 

Adem-i Seyfullah,

Ruh-i Nebiyullah,

Şit-i Naciyullah,

İbrahim-i Halilullah,

İsmail-i Teslimullah,

Musa-i Kelamullah,

İsa-i Ruhullah,

Muhammed’i Habibullah,

Ali’yil Veliullah,

Ve Ehl-i Beyti Resulullah hakkı için bağışla Ya Rabbi.

Hatice-tül Kibriya,

Fatime-tül Zöhre ‘nin yüzüsuyu hürmetine, Cehennem Nar’ını, Kabir Azab’ını gösterme Ya Rabbi. Amin. Amin. Amin.

 

 



 

Bismillahirrahmanirrahim.

“Elhamdülillâhillezi kalefi kitabihielkerim.

Küllü nefsin zaikatül mevt sümme ileynâ tûrcaun.”

“Ellezine iza esabethüm musıybetün kalu innâ lillahi ve innâ ileyhi raciun.”

 

Türkçesi: “Her can, ölümü tadacaktır; sonra bize döndürüleceksiniz.”

“onlara bir musibet isabet ettiğinde şöyle derler. Biz Allah’tan geldik ona dönücüleriz.”

 

Kâinatın yaratıcısı ve sahibi olan, ruhların alıcısı ve rahmeti sonsuz olan yüce Allah!

Sana dönen bu canımızın kusurlarını affeyle.

Suçlarını bağışla ve hatalarını iyiliğe çevir.

Kabrini pür- nur eyle.

Cennetinle, cemalinle sevindir. Makamını cennet konaklarından eyle.

Âlemlerin rahmeti Muhammed Mustafa ve Ehlibeytinin şefaatlerine mazhar eyle.

Kevserin sakisi olan Şah-ı Velâyet Ali’yyel Murtaza’nın elinden susuzluğunu gider. İmam Hasan ve şehitler şahı İmam Hüseyin’in sevgisine mazhar eyle.

Pirimiz Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli’nin himmetlerine nail eyle.

Hz. Piri kendisinden hoşnut eyle.

Ruhani huzurlarında bulunduğumuz gerçek erenlerin, Hakk velilerinin yüce şefaatleri ile ruhunu şad eyle.

Bizler dahi bu Hakk’a yürüyen can kardeşimizin hali ile hallendiğimizde son nefesimizde “Lâ ilâhe illâllah, Muhammed’in Resulullah, Ali’yyül veliyullah” diyerek son nefesimizi tamamlamayı nasip eyle. Merhumun geride kalan ev halkına, Yakınlarına, sevenlerine ve gönül dostlarına sabır, sağlık ihsan eyle.

Cümlemizi Güruh-u Naci’den, katar-ı Ehlibeyt’ten ayırma Yarab! Ülkemizin selameti için, dualarımızın kabulü için, özellikle Hakk’a yollayacağımız bu mevtanın ruhu için ve Allah rızası için El-Fatiha okunur

 

1 Bismillāhirahmānirahīm
Rahmân ve Rahîm olan Allah i adıyla

2 Elhamdü lillâhi rabbil`alemin
Hamd âlemlerin Rabbi,olan Allah`-a/-için dır

3 Errahmânir`rahim
o Rahmân ve Rahimdir,

4 Mâliki yevmiddin
Din gününün ,sahibidir

5 İyyâke na`budü ve iyyâke neste`în,
Ancak sana kulluk ederiz ve ancak senden yardım dileriz

6  İhdinessırâtel müstakîm
Bizi doğru isteyenin yol(un)a hidayet eyle

7  Sırâtallezîne en`amte aleyhim ğayrilmağdûbi aleyhim ve leddâllîn
Kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna; gazaba uğramışların ve o sapmışların yoluna değil

 

ve cenaze namazına başlanır.

CENAZE NAMAZINA NİYET

 

Önce cenaze namazına niyet edilir.

Dede cenazenin göğsü hizasında durur ve şöyle der:

 

ÇAĞRI: ER KİŞİ (veya kadınsa) HATUN KİŞİ NİYETİNE;

 

Allah rızası için salâta

Hz. Muhammed ve Ehlibeyt için salâvata

Meyyit için duaya

Uyun On İki İmam’a

Namaza başlanır - (4 TEKBİRDİR)

 

 Birinci Tekbir

 

ALLAHÜ EKBER. (Eller kaldırılır)

 

“Sübhaneke allahümme ve bi-hamdike ve tebarekeismüke ve teala ceddüke (ve celle senaüke) ve la ilahe gayruk.”

 

Türkçesi: Allahım! Seni tespih ve sana hamd ederim. İsmin kutlu şanın yücedir. Senden başka Tanrı yoktur.

 

 İkinci Tekbir

 

ALLAHÜ EKBER. (Eller kaldırılmaz)

 

a) “Allahümme salli âlâ Muhammed’in ve âlâ âli Muhammed. kemasalleyte alâ İbrahime ve alâ âli İbrahime inneke hamidun mecid.”

Türkçesi: Allah’ım! İbrahim’e ve İbrahim evladına rahmet ettiğin gibi Muhammed’e ve Muhammed evladına da rahmet et. Şüphesiz sen övülmüşsün, yücesin.

 

b) “Allahümme barik âlâ Muhammedin ve âlâ âli Muhammed. Kema barekte âlâ İbrahime ve âlâ âli İbrahime inneke hamidun mecid.”

 

Türkçesi: “Allah’ım! İbrahim’e ve İbrahim evladına bereket verdiğin gibi Muhammed’e ve Muhammed evladına da bereket ver. Şüphesiz sen övülmüşsün, yücesin.”

 

 Üçüncü Tekbir

 

 

ALLAH’Ü EKBER. (Eller kaldırılmaz.)

a) Allahümmağfir li hayyina ve meyyitina ve şahidina ve gaibine ve zekerina ve ünsine ve sagirina ve kebirina. allahümme men ahyeytehü minna fe ahyihi alel islam vel imen teveffeytehu minna feteveffehu alel’iman ve husse hazel meyyite birrevhi verrahati vel mağrifeti verrıdvan allahümme inkane muhsinen fezid fi ihsanihi ve inneke musien fetecavez anhü ve lakkıhil’emne vel büşra vel’keramete vezzül’fa birahmetike Ya erhamerrahimin”

 

Türkçesi :

“Allah’ım! Bizim dirimizi, ölümüzü, burada bulunanımızı, bulunmayanımızı, küçüğümüzü, büyüğümüzü; küçük günahımızı, büyük günahımızı bağışla.

Allah’ım! İçimizden yaşattıklarını İslam üzere yaşat! Hakk’a yürüyen bu canımızı da iman üzere senin katına gelmeyi nasip eyle. Bu kulunu cennet kokusu ile, esirgemek ile, kendisinden hoşnutluğun için yarlığa.

Allah’ım! Bu kulun iyilik işlemiş ise ona ödülünü artır, kötülük işlemiş ise onu bağışla. Ona, esirgemekle güvenliği, müjdeyi yüksek mertebeyi ihsan eyle. Ey esirgeyenlerin esirgeyicisi olan Allah!”

 

 

 

 

b) “BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM”.

 

Elhamdü lillahi rabbil âlemin. Errahmanir rahim. Maliki yevmid din, İyyake na’büdü ve iyyake nesta’ıyn. İhdinas sıratâl müstakıym. Siratââllezine en’amte aleyhim. Gayril mağdubi aleyhim ve leddââlin.

 

Türkçesi:

 

Esirgeyen Bağışlayan Allah’ın adıyla.

Hamd evrenler sahibi yüce Allah içindir.

Allah ki acıyandır, koruyandır, sevendir.

Günü gelince ancak,

O’dur hesap soracak.

Tek sana tapan, senden medet umanlarız biz.

Sapıtmışların yoluna düşmekten koru bizi.

Doğru yoldan ayırma bizi. Aman Rabbimiz!

 

Dördüncü Tekbir

 

ALLAHÜ EKBER (Eller kaldırılmaz.)

Önce sağa “esselamü aleyküm ve rahmetullah”

Sonra sağa “esselamü aleyküm ve rahmetullah”

 

Ve “EL FATİHA” denir ve cenaze namazı biter.

(Cenaze yolda giderken ve mezara indirilirken )

 

 

CENAZENİN TOPRAĞA VERİLME ANINDA OKUNACAK DUALAR

 

Cenaze kabre yaklaştırılır. Yakınlarından iki kişi kabre iner. Cenazeyi alır ve kabrin sağ kıble tarafına yatırılır. Eller yanlarda olup olmadığı kontrol edilir. Baş ve ayak tarafındaki bağlar çözülür. Sol omuzu altına bir miktar yumuşak toprak koyarak hafifçe sağ tarafına kıbleye yönlendirilir ve yüzü kıbleye hafifçe çevrilir. Sonra, tuğla, kerpiç veya mertekle (tahta vs.) üstü örtülür ve toprak atılmaya başlanır. Toprak atılmasıyla beraber, toprakla örtme işlemi bitinceye kadar, dede veya hoca Kuran okumaya başlarlar.

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Kulyuhyihelllezi en şeehâ evvele merreh, ve hüve bi külli halkın alim. Ellezi ceale leküm mineş şeceril ahdari nâren fe izâ entüm minhü tukıdun. Eveleysellezi halakas semâvâti vel arda bi kadirin alâ en Yahluka mislehüm, belâ ve hüvel hallakul alim. İnnemâ emruhu izâ erade şey’en en yekule lehu kün fe yekün. Fe sübhanellezi biyedihi melekutü külli şey’in ve ileyhi türceun. (Yasin suresi 79-83 ayetler)

 

Esirgeyen bağışlayan Allah’ın adıyla;

Üzülme Ya Muhammed! Çabaları nafile..

Bir eski mezar görse bir münkir gelir dile

“Bu mu dirilecekmiş? Bir avuç kemik kaldı!”

Hey bir damla pıhtıdan yaratılan zavallı!

Seni öyle var eden, bunu diriltir elbet:

Yeşil ağaçtan kızıl ateş yaratan kuvvet…

Cümle yaratıkları, yeri-göğü var eden?

O, her şeyi yaratan, gören, bilen, bildiren;

Ol deyince olduran, öl deyince öldüren.

Onunla var oldunuz, onunla gerçeksiniz,

Ondan kopup geldiniz, O’ na döneceksiniz.

 

İhlas Suresi

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Kul hüvallahü ehad. Allahüssamed. Lem yelid ve lem yûled ve lem yekül lehü küfüven ehad.

 

Türkçesi:

 

Esirgeyen bağışlayan Allah’ın adıyla;

Söyle ki gündüz gece Tanrı tek Tanrı yüce.

O doğmaz, doğrulmaz, kimse ona denk olmaz.

 

Felak Suresi:

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Kul eüzü bi-rabbil-felak. Min şerrima halak. Ve min şerri -ğasikın iza vekab.Ve min şerrin-neffasati fil-ukad. Ve min şerri-hasidin iza hased.

Türkçesi:

 

 

Esirgeyen bağışlayan Allah’ın adıyla;

Sabah aydınlığını yaratan Rabbe sığın

Umulmayan şerrinden nice yaratıkların

Şerrinden, kötülüğü gizleyen gecelerin;

Şerrinden, dişi sinsi ve kaypak nicelerin;

Şerrinden, kıskançlıkla yanan hasetçilerin.

 

 

 

Nas Suresi:

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Kul eüzü bi-rabbin-nasi, melikin-nasi, ilahin-nas. Min şerril-vesvasil- hannas. Elleziy yüves-visü fiy sudûrin-nas. Minel cinneti vennas.

 

Türkçesi:

“De ki:

İnsanların kalplerine sürekli vesvese veren şeytanın, cinlerin ve insanların şerrine karşı, insanların Rabbi, Hükümdarı ve sahibi olan Rabbime sığınırım.”

 

Fatiha Suresi

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Elhamdü lillahi rabbil âlemin. Errahmanir rahim. Maliki yevmid din, İyyake na’büdü ve iyyake nesta’ıyn. İhdinas sıratâl müstakıym. Siratââllezine en’amte aleyhim. Gayril mağdubi aleyhim ve leddââlin.

 

 

 

Türkçesi

Esirgeyen bağışlayan Allah’ın adıyla;

Hamd, evrenler sahibi yüce Allah içindir;

Allah ki acıyandır, koruyandır, sevendir;

Günü gelince; ancak

O‘dur, hesap soracak…

Tek sana tapan, senden medet umanlarız biz;

Sapıtmışlar yoluna düşmekten koru bizi,

Doğru yoldan ayırma bizi, aman Rabbimiz!

“Tanrı hakîmdir, hikmet sahibidir”

DUA

Bismillahirrahmanirrahim.

Elhamdülillâhilleziy kaâle fi kitabihil keriym. Küllü nefsin zaikat’ül mevt ve sümme ileyhi tûrce’ün.

Kâinatın Yaratıcısı ve sahibi olan, ruhların alıcısı ve rahmeti sonsuz olan yüce Allah!

Sana varan bu canımızın kusurlarını affeyle.

Suçlarını bağışla ve hatalarını iyiliğe çevir.

Okuduğumuz Kur’an-ı Kerimin Hakk’ı hürmetine Kabrini pür- nur eyle.

Cennetinle, cemalinle sevindir. Makamını cennet konaklarından eyle.

Âlemlerin rahmeti Muhammed Mustafa ve Ehlibeytinin şefaatlerine mazhar eyle.

Kevserin sakisi olan Şah-ı Velâyet Ali’yyel Murtaza’nın elinden susuzluğunu gider. İmam Hasan ve şehitler şahı İmam Hüseyin’in sevgisine mazhar eyle. Pirimiz Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli’nin himmetlerine nail eyle.

Hz. Pir’i kendisinden hoşnut eyle.

Ruhani huzurlarında bulunduğumuz gerçek erenlerin, Hakk velilerinin yüce şefaatleri ile ruhunu şad eyle.

Bizler dahi bu Hakk’a yürüyen can kardeşimizin hali ile hallendiğimizde son nefesimizde “Lâ ilâhe illâllah, Muhammedün Resulullah, Ali’yyün veliyullah” diyerek son nefesimizi tamamlamayı nasip eyle. Merhumun geride kalan ev halkına, Yakınlarına, sevenlerine ve gönül dostlarına sabır, sağlık ihsan eyle.

Cümlemizi Güruh-u Naci den, katar-ı Ehlibeytten ayırma Yarab!

Sübhane rabbike rabbil izzeti ammâ yasifune ve selamün âlel mürselin, vel-hamdülillahi rabbil âlemin.

Tüm geçmişlerimizin ve özellikle Hakk’a yollayacağımız canımızın ruhu ve Allah rızasına el- fatiha.

 

Fatiha okunur…

 

 

TALKIN

 

Bismillah ve billah ve âlâ milleti Halilullah ve ala ümmeti Habibullah

Allahümme salli ala seyyidina Muhammed’in ve âlâ Ali Muhammed.

Bismillahirrahmanirrahim

Velated’u ma’allahi ilahen ahar, la ilahe illa hû. Küllü şey’in halikün illa vecheh, lehülhükmü ve ileyhi türce’ûn. Külli men aleyha fan, ve yabkaa vechü rabbike zülcelali vel’ikram

 

Türkçesi:

Esirgeyen bağışlayan Allah’ın adıyla;

Yemin olsun ki Allah’ın adı ile başlıyorum.

Ey İbrahim’in milleti ve ey Muhammed’in ümmeti.

Allah’ın selamı efendimiz Muhammed’in ve onun ehlibeyti üzerine olsun.

Esirgeyen Bağışlayan Allah’ın adı ile Allah’tan gayrı mabuda tapma, Ondan başka tapacak yoktur. Allah’ın cemalinden başka her şey helak olur. Hüküm ancak onundur. Siz Ona döneceksiniz. Yeryüzünde her şey fanidir. Azamet ve heybet, nimet ve ikram sahibi olan Allah’ın yüzü bakidir.

 

“BİSMİLLAHİ VE BİLLAHİ VE ÂLÂ MİLLETİ RESULULLAH”

 

Ey....?.... doğma .....?.... Dünya menzili fanidir, ahret menzili bakidir. Yüce Tanrı’nın hükmü yürüdü, dünya günlerinin sonunda, ahret günlerinin başındasın. Rabbin katında sana, Rabbini, Dinini, Peygamberini, Kitabını, Kıbleni, İmamını sorarlar. Yaşamında inandığın gibi, korkmadan serbestçe söyle ki Rabbim Allah’ tır. Dinim İslam’dır. Peygamberim Hz. Muhammed’dir. Kitabım Kuran’dır. Kıblem makamı İbrahim’dir. İmamım Hz. Ali’dir. Ehlibeyt’ in bendesiyim. Onlara inandım. Onlara ikrar verdim. Allah’ a hamd olsun. Onların soyuna salât ve selam olsun

 

 

 

 

HAKK’A YÜRÜYEN CAN’A DARDAN İNDİRME ERKÂNI

 

Bu erkân, bir Hakk’a yürüyen bir canın, eş ve dostlarıyla, alış veriş yaptığı insanlarla helalleşmesinden ibarettir. Bu kimse sağlığında nasıl bu erkânı ifa ede gelmiş ise, vefatından sonra da onun istirahat-ı ruhu için, varisleri tarafından “dardan indirme” erkânı açılır.

Meydan açılınca ölen canın yerine, onun veli veya vasileri, musahibi dâr-ı mansur’a dururlar. Amaç, kul hakkıyla can Hakk’a yürümüşse o hakkı ödemektir.

Şayet merhumun, şuna buna ödenmemiş borcu kalmışsa ve alacaklı çıkan olursa, varisler ödemeyi kabul ederler. Alacaklı zuhur etmezse, bütün âyini cem: “Öz gönül birliğiyle, biz suçlarından vazgeçtik, Allah da affetsin, Ruhu şad olsun, Hakk erenler yardımcısı olsun” derler ve bunu tasdik için de hep birden yere niyaz ederler.

 

Hakk, Muhammed, Ali yolunu süren ve zamanı gelince bu âlemden Hakk’a yürüyen kimselerin arkasından yapılan bir “razılık alma” erkânıdır.

Hakk’a yürüyen kimsenin ruhunu şad etmek için bir kurban kesilir. Bu erkân, genellikle Hakk’a yürüyen kimsenin kırkıncı günü yapılmaktadır, ancak herhangi bir zamanda da yapılmasında sakınca yoktur. Hizmetin görüleceği cem evine ölen kimsenin yakınları, eşi dostu bu âyin-i ceme davet edilirler.

Sıra razılığa gelince: “Bu erkânın bir dardan indirme erkânı” olduğunu ve Hakk’a yürüyen kimselerin yakınlarının huzura gelerek Hakk’a yürüyenin dârına durulacağını” açıklanır.

 

DAR ERKÂNI

Dede; “Eyvallah canlar! Yolumuz rıza yoludur, biz sizi sizden alıp Hakk’a teslim edeceğiz. Özünüzdeki Hakk’la dâr ve didar olacaksınız. Cenab-ı Allah Kuran’da: “Şu bir gerçek ki, müminler sadece kardeştirler. O hâlde kardeşleriniz arasında barışı sağlayın” der. Bir başka ayette de: “Ey huzura kavuşmuş benlik! Dön Rabbine, razı etmiş ve razı edilmiş olarak” buyurmuştur.

Biz de size soruyoruz: “Birbirinizden razı mısınız?” Aranızda dargın ve küskün olanlar, üzerinde kul hakkı bulunanlar varsa Hakk meydanına çıkınız ve özünüzü dâra çekiniz. Eğer yoksa “Allah eyvallah” deyiniz. Birbirinize haklarınızı helal ediyor musunuz?

Eğer ediyorsanız “edep erkân, sükûtu lisan, mümine nişan” der.

Bunun üzerine, Hakk’a yürüyen canın musahibi ve ailesi kalkıp dar meydanında peymençeye geçerler ve şu tercümanı okurlar:

“Bism-i Şah Allah Allah!...

Yüzümüz yerde, özümüz dar’da, Hakk-Muhammed-Ali divanında erenlerin dar-ı Mansurunda canım kurban, tenim tercüman Hakk’a yürümüş canımızdan ağrınmış, incinmiş can kardeş var ise dile gelsin ve hakkını talep etsin. Haklının hakkını ödemek için dardayız Allah eyvallah pirim.

 

Dede dâr’da duran taliplere: “Eyvallah canlar, şu anda Hakk’a yürümüş olan merhum .…..’nın “Dâr-ı”na durmuş bulunuyorsunuz. Hakk’ın ve halkın huzurunda biz size soruyoruz: “Ey Hakk-Muhammed-Ali yolunun yolcuları!“ Bu cemden, dışarıdan veya sonradan birisi gelip, Hakk’a yürüyen bu yakınınızdan hak, hukuk talep ederse, hakkında da haklı ise helalleşmeye razı mısınız?” diye sorar.

 

Dâr’da duranlar: “Eyvallah pirim! Eğer döktüğü varsa dolduracağız, ağlattığı varsa güldüreceğiz, yıktığı varsa kaldıracağız. Eğer üzerinde kul hakkı varsa helalleşeceğiz, bu yakınımızı kul hakkıyla ulu divanda bırakmak istemiyoruz” derler. Cenab-ı Allah Kuran’da: “Ey huzura kavuşmuş benlik! Dön Rabbine, razı etmiş ve razı edilmiş olarak” buyuruyor. Biz de bu yakınımızı, razı etmiş ve razı edilmiş olarak, Hakk’ın huzuruna göndermek istiyoruz.” derler.

 

Dede: Cemaat’e hitaben: “Eyvallah Canlar! Bu canlar, Hakk’a yürüyen bu yakınlarının, “mahşer” davasını burada, bu meydanda vermek üzere şu anda meydanda özlerini “dâr”a çektiler, dâr-ı Mansur oldular: “döktüğü varsa dolduracağız, ağlattığı varsa güldüreceğiz, yıktığı varsa kaldıracağız” diyorlar.

Şu anda size soruyorum; Hakk’a yürüyen canımızdan razı mısınız? (üç defa sorar.)

Bütün talipler: “Eyvallah pirim! Bizim kendisinde bir hakkımız, hukukumuz yoktur, bilmeyerek bir hakkımız geçti ise, helâl olsun, helâl olsun, helâl olsun” diyerek üç defa tekrar ederler.

Dede, darda duranlara dönerek: “Ey Hakk’a dosdoğru giden yolun yolcuları! Bu meydan Hakk’ın tecelli meydanıdır, burada verdiğiniz söz, bir ikrardır, dilinizle söylediğinizi kalbinizle de tasdik ediyorsanız, seccadeye niyaz edin ve tekrar ayağa kalkın” der.

Dede: Ayakta duran canların üzerine şöyle bir gülbank okur.

Bism-i Şah Allah Allah!..

Fahri kâinat verelim Muhammed Mustafa’ya ve Ehlibeytine salâvat: “Allahümme Salli âla Seyyidina Muhammed ve âla Âl-i Muhammed, Ehli Beyt.”

 

Ey İlahi! Âlemlerin rahmeti Muhammed Mustafa hakkı hürmeti için, Aliyy-el Murteza hürmeti hakkı için, Hatice-i Kübra, Fatıma-i Zehra hürmeti hakkı için, İmam Hasan ve İmam Hüseyin efendilerimizin hürmeti hakkı için, İmam Zeynel Abidin, İmam Muhammed Bakır, İmam Cefer-i Sadık hürmeti hakkı için, İmam Musa-i Kâzım, İmam Ali Rıza, İmam Muhammed Taki, İmam Aliy-yel Naki, İmam Hasan’ül Askeri ve İmam Muhammed Mehdi-i Sahibi zaman hürmeti hakkı için, gelmiş geçmiş evliyanın, enbiyanın hürmeti hakkı için, zamanın Kutb-ul Aktabı ve Hızır Nebi hürmeti hakkı için bu canları didarından, katarından, ayırma.

Ya Rabbi! Bu canların, aman dedikleri yerde yetiş, düştükleri yerden kaldır, namerde muhtaç eyleme. Hastalarına şifa, dertlerine deva, borçlarına ödeme kolaylığı nasip eyle. Onlara, gönül şenliği, sağlık, sefalık, dirlik, birlik nasip eyle. Korktuklarından emin, umduklarına nail eyle. İki cihanda Muhammed Mustafa’nın ve onun temiz Ehl-i Beyti’nin sancağı altından ayırma.

Ey ilahi! Bu canların yapmış oldukları bu hizmetlerini, dergâhında kabul eyle, bu canların dilde dileklerini, gönüldeki muratlarını ver, rahmet ve merhametini üzerlerinden eksik eyleme, Ayrıca Hakk’a yürüyen merhumun mekanını cennet eyle, bu erkânda yapılan hizmetlerin hürmeti hakkı için onu bağışla Ya Rabbi!..

Ya İlâhi! Yaptığımız ibadet ve taatlarin kabulü için, bu âlemden gelmiş, geçmiş yakınlarımızın ruhları için, özellikle bugün hizmetini gördüğümüz merhumun ruhu için, Allah rızası için El-Fatiha...

 

(Not: Çok kısa bir cem yapılır. Çerağ yakılır, gerekli hizmetler yerine getiril dikten sonra bir duvazimam, iki tevhit Yapılması yeterlidir.)

 

 

 

 

Birinci Duvazimam

Muhammed Mustafa Ey Şahı Merdan!

Ali’yyel Murtaza sana sığındım.

Hatice Fatıma, Hasan Mücteba

Hüseyin’i Kerbela sana sığındım.

İmam Zeynel İle Muhammed Bakır

Cennet bahçesinde bülbüller şakır

Cafer’i Sadık’a erdik çok şükür

Kazım, Musa, Rıza sana sığındım.

Muhammed Taki’ye Ver Bir Salâvat

Ali’yyel Naki’den umarız imdat

Hasan Al Asker’i elaman mürüvvet

Mehdi Sahip Liva sana sığındım.

On Dört Masumu Pak Güruhu Naci

On Yedi Kemerbest derdim ilacı

Pirim Hacı Bektaş serimin tacı

Hünkâr’ı evliya sana sığındım.

Virdi Derviş senin kulun kurbanın

Yarın Arasatta Ulu Divanın

Senin Mücrimlere çoktur ihsanın

Pirim Süca Baba sana sığındım.

 

 

İkinci Duvazimam

 

Medet Allah medet, medet ya Ali

Bizi dergâhından mahrum eyleme

Pirim Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli

Bizi dergâhından mahrum eyleme.

Âdemi Safiyullah atam hakkı için

Muhammed Mustafa Hatem hakkı için

Eyyüb’e verdiğin sitem hakkı için

Bizi dergâhından mahrum eyleme.

Hasan’ın aşkına çekelim zarı

Şah Hüseyin dinimizin serveri

Âlemin nurusun Cenab-ı bari

Bizi dergâhından mahrum eyleme.

Zeynel’in canına kıldılar ceza

Muhammed Bakır’dır sırrı Murtaza

İmam Cafer Kazım, Musa-i Rıza

Bizi dergâhından mahrum eyleme.

Derviş Muhammed’im Ey Gani Kadir!

Taki, Naki, Asker Rehnumanımdır,

Muhammed Mehdiye niyazım budur

Bizi dergâhından mahrum eyleme.

 

 

Secde (tüm cemaat secdededir) Dede gülbankını verir:

Bismişah Allah Allah!

Vakitler hayr ola. Hayırlar feth ola. Şerler def ola. Müminler şad ola.

Hakk - Muhammet - Ali gözcümüz, yardımcımız, bekçimiz ola.

On iki İmamlar, On Dört Masumu Paklar, On Yedi Kemerbest efendilerimiz katarından, didarından ayırmaya.

Üçlerin, Beşlerin, yedilerin, Kırkların ve Rica-ül Gayp Erenlerinin, Kutb-ül Aktab Efendilerimizin hayır himmetleri üzerimizde hazır ve nazır ola.

Yüce Allah dertlerimize derman, hastalarımıza şifa ihsan eyleye. Bizleri dermansız dertlerden, görünür, görünmez afetlerden saklayıp koruya.

Geçmişlerimize rahmet eyleye.

Yüce Allah yurdumuzu, ulusumuzu, varlığımızı, birliğimizi, dirliğimizi sonsuz eyleye. Ordumuzun kılıcını üstün, sözünü keskin eyleye.

Dualarımızı dergâh-ı izzetinde kabul eyleye.

Duası bizden, kabulü Allah’tan ola.

Gerçeğe Hü

 

Zakir “tevhid”e başlar, nakaratları cemaat hep birlikte dillendirir.

 

 

TEVHİD

Medet Ey Allah’ım medet

Gel dertlere derman eyle

Yetiş Ya Ali Muhammed

Gel dertlere derman eyle.

Allah Allah, Allah Allah!

Allah Allah, Allah Allah!

Hasan, Hüseyin aşkına

Yardım ederler düşküne

İmam Zeynel’in aşkına

Gel dertlere derman eyle.

Allah Allah, Allah Allah!

Allah Allah, Allah Allah!

İmam Bakır’ın katına

Cafer’in ilmin zatına

Musa, Rıza hürmetine

Gel dertlere derman eyle.

Allah Allah, Allah Allah!

Allah Allah, Allah Allah!

Şah Taki’nin hem Naki’nin

İmam Hasan-ül Askeri’nin

Yargılamak senin şanın

Gel dertlere derman eyle.

 

Allah Allah, Allah Allah!

Allah Allah, Allah Allah!

Gelip Hak’tan dilek dile

Mehdi sahip zaman gele

Dedemoğlu secde kıla

Gel dertlere derman eyle.

Allah Allah, Allah Allah!

Allah Allah, Allah Allah!

Tevhid 2

Muhammed’i candan sev ki,

Ali’ye Selman olasın.

Ehlibeyt’e gönül ver ki

Ali’ye Selman olasın.

Allah Allah, Allah Allah!

Allah Allah, Allah Allah!

Muhammed’i hazır bil ki

Canı Hakk’a nazır bil ki

Her gördüğün Hızır bil ki

Ali’ye Selman olasın.

Allah Allah, Allah Allah!

Allah Allah, Allah Allah!

 

Muhammed’e gönül kat ki

Ceht edip rehbere yet ki

Bir gerçekten etek tut ki

Ali’ye Selman olasın.

Allah Allah, Allah Allah!

Allah Allah, Allah Allah!

Hasan ile girdim ceme

Hüseyin sırrını deme

Musahipsiz lokma yeme

Ali’ye Selman olasın.

Allah Allah, Allah Allah!

Allah Allah, Allah Allah!

Zeynel Bakır, Cafer, Kâzım

Rıza’ya bağlıdır özüm

Hatırın kırma şahbazın

Ali’ye Selman olasın.

Allah Allah, Allah Allah!

Allah Allah, Allah Allah!

Taki’ye, Naki’ye eriş

Askeri’de biter her iş

Mehdi’nin sırrına karış

Ali’ye Selman olasın.

Allah Allah, Allah Allah!

Allah Allah, Allah Allah!

Şah Hatayi’m özün ırma

Gerçekler gönlünü kırma

Her Âdeme sırrın verme

Ali’ye Selman olasın.

Allah Allah, Allah Allah!

Allah Allah, Allah Allah!

 

Secdeye varılır ve dede secde(Gülbang) duasını verir:

Ey ilahi! Ey Evvellerin evveli, ahirlerin ahiri!

İlahi Yarab, ilah sensin, mabut sensin, Aliyy sensin, cömertlerin cömerdi, yücelerin yücesisin.. Azimsin, kerimsin… Senden başka tapılacak mabut yoktur.

Bin bir ismin yüzü suyu hürmeti hakkı için yardımlarını bizlerden esirgeme Ya Rabbi! Bedbahtlıklara yol açan hatalarımızı iyiliğe çevir Ya Rabbi!

Bereket ve nimetlerinle bizleri ödüllendir Ya Rabbi!

Âlemlerin rahmeti Hz. Muhammed Mustafa’nın ve Ehli beytinin şefaatlerine bizleri nail eyle Ya Rabbi!

Veballerimizi ve eksikliklerimizi Muhammet Ali dergâhında sırrı Kerbela hakkı için bağışla Ya Rabbi!

Analar anası cennet seyyidesi Hz. Fatima-tül Zehranın, güzellikler ve iyilikler abideleri olan evlatları İmam Hasan, İmam Hüseyin ve Kerbala’nın yüz akı Hz. Zeynep’in yüzü suyu hürmetine bizleri onların dostlarından ve izleyicilerinden eyle Ya Rabbi!

Bizlerin hayat ve yaşantılarını Hüseyn-i hayat eyle Ya Rabbi!

Şu anda yüzümüz yerde, özümüz darda, Allah- Allah diyen dillerin, mesrur olan gönüllerin hakkı hürmetine cümle âlemlere yardım eyle Ya Rabbi!

Dualarımızı ve ibadetlerimizi tüm insanlığın huzuru, mutluluğu ve esenliği için vesile kıldık kabul eyle Ya Rabbi!

Duası Bizden Kabulü Allah’tan Ola.

Gerçeğe Hü.

 

(Secdeden sonra zakir 2. tevhidi cemaatle birlikte söyler.)

 

TEVHİD

 

Şu Âleme Nur Doğdu/ Lâ İlâhe İllâllah

Muhammed Doğduğu Gece/ Lâ İlâhe İllâllah

Yeşil Kandilden Nur İndi/ Lâ İlâhe İllâllah

Muhammed Doğduğu Gece/ Lâ İlâhe İllâllah

Hak Lâ İlâhe İllâllah

İllâllâh Şah İllâllah

Lâ İlâhe İllâllah

Muhammed Resulallah

Sen Ali’msin Güzel Şah

Şahım Eyvallah Eyvallah. (Nakarat Bölümü)

 

Huri kızların hepsi/ Lâ İlâhe İllâllah

Muhammed dinin tapusu/ Lâ İlâhe İllâllah

Açıldı cennet kapısı/ Lâ İlâhe İllâllah

Muhammed doğduğu gece/ Lâ İlâhe İllâllah

Nakarat

Muhammed anadan düştü/ Lâ İlâhe İllâllah

Kâfirlerin aklı şaştı/ Lâ İlâhe İllâllah

Bin bir putlar yere geçti/ Lâ İlâhe İllâllah

Muhammed doğduğu gece/ Lâ İlâhe İllâllah

Nakarat

Huri kızları geldiler/ Lâ İlâhe İllâllah

Muhammed dinin sordular/ Lâ İlâhe İllâllah

Nurdan kundağa sardılar/ Lâ İlâhe İllâllah

Muhammed doğduğu gece/ Lâ İlâhe İllâllah

Nakarat

Muhammed kalktı oturdu/ Lâ İlâhe İllâllah

Âlemi nura batırdı/ Lâ İlâhe İllâllah

Yer gök salâvat getirdi/ Lâ İlâhe İllâllah

Muhammed doğduğu gece/ Lâ İlâhe İllâllah

Nakarat

Şah Hatayi’m ey kardaşlar/ Lâ İlâhe İllâllah

Güzel olur hep bu işler/ Lâ İlâhe İllâllah

Secdeye indi hep başlar/ Lâ İlâhe İllâllah

Muhammed doğduğu gece/ Lâ İlâhe İllâllah,

 

Dede, Secde gülbankını verir:

 

Bismişah Allah-Allah.

 

İlahi Ya rabbi! Varlığın, birliğin, kadirliğin, kadimliğin, lütfün, keremin, ihsanın, faziletin, azametin, şefkatin, rahmetin, izzetin, zati ve subiti isimlerinin, doksan dokuz Esma’ül - Hüsna’nın hürmeti hakkı için, secdeye başını koyup, varlığını varlığında yok eden canları rahmetin ve kereminle lütfüne mazhar eyle Yarab!

 

İlahi Ya rabbi!

Arş yüzünde olan cümle meleklerin ve onların ulularının ettikleri ibadetler ve Yapmış oldukları hizmetlerin hakkı hürmetine bizlere, ailemize, ülkemize ve tüm insanlığa Yardımlarını esirgeme Yarab!

 

İlâhi Ya rabbi!

Peygamberlerin evveli Âdem (A. S) ve keremler sahibi Hz. Muhammed Mustafa arasında geçen yüz yirmi dört bin peygamberin, cümle nebilerin, cümle velilerin, cümle evliyaların, Kerbelâ’da şehit olan 73 şühedanın, aşıkların, sadıkların, erenlerin, cümle şehitlerin, gazilerin, Mürsellerin kerametleri, ta’at ve ibadetleri, gözyaşları Hakk’ı hürmetine gönüllerimiz deki muratlarımıza vasıl eyle Yarab!

 

 

İlâhi Ya rabbi! Tevhidimiz oldu tamam, yardımcımız On iki İmam. İbadetlerimiz kabul, muratlarımız hâsıl ola. Yüce Allah, bu zikirlerimizi dünyada dilimizden kesmeye, Ehlibeyt’inin katarından ayırmaya. Hakk’a yürüyen canımızın da ruhunu şâd, yerini cennet eyleye…

 

Duası bizden, inayet imam Ali’den, şefaat Muhammed Mustafa’dan, kabulü de Allah’tan ola. Gerçeğe Hü!

 

CENAZEDEN SONRA VERİLEN LOKMA DUASI

 

Bism-i Şah Allah, Allah!..

 

Elhamdülillah…        Elhamdülillah… Elhamdülillah…

Nimeti Celilullah, Bereketi Halilullah, Şefaat eyle Ya Resulullah

Her kim bize verdi taam. Cehennem olsun haram.

Yiyenlere helal ola, yedirenlere delil ola.

Arta bal ola, kazananlar sağ ola.

Bir lokmanız binbir kadayı ve belayı def etmiş ola.

Geçmişlerinizin ruhları şad ola.

Hakk’a yürüyen canımızın da ruhunu şad eyle, yerini cennet eyle ve rahmetinle ödüllendir Yarabbi.

Verdiğiniz lokmalarınızın yüzü suyu hürmetine yüce Allah sizleri her türlü kazadan, beladan, görünür görünmez afatlardan emin eyleye.

Âlemlerin Rahmeti Muhammed Mustafa’nın ve Ehlibeyt’inin şefaatleri üzerimizde hazır ve nâzır ola.

Duası bizden kabulü Allah’tan ola.

Lokmalarımızın kabulü, tüm geçmişlerimizin ruhları ve özellikle Hakk’a uğurladığımız canın ruhu için Allah rızasına El Fatiha….

 

Bism-i Şah Allah, Allah!..

Lokmalarınız kabul ola. Muratlarınız hasıl ola. Verilen lokmaların yüzü suyu hürmetine, Muhammed Mustafa’nın (sav) ve Ehlibeyt’in şefaatlerine nail ola. Hakk-Muhammed-Ali utandırmaya, cehennem narına yandırmaya.

Üçlerin, beşlerin, yedilerin, on dört masumu pakların, on yedi kemerbest efendilerimizin, hazır gaip, zahir batın hak erenlerinin hüsnü himmetleri üzerinizde hazır ve nazır ola.

Yüce Allah! Muhammed Mustafa’nın, Ehlibeyt’in, On İki İmamlar’ın darından didarından ayırmaya. Bir lokmanız bin bir kazayı belayı görünür görünmez afatları def etmiş ola. Cümle geçmişlerimizin de ruhu şad ola. Lokmalarımızı, niyetlerimizi, isteklerimizi dergâh-ı izzetinde kabul eyleye. Gerçeğe Hü..

             Lokmalarımızın kabulü için EL FATİHA

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MÜSAHİPLİK (Bu dünya ve Ahiret Kardeşi]                                                                           

 

Arapçadan dilimize geçmiş olan “musahip” sözcüğü, sözlük anlamıyla “sohbetleşen, söyleşen, sohbet arkadaşı” demektir. Türkçe ‘lik’ soneki (suffix) ile kavramlaşıp, Alevilikte inançsal ve toplumsal akrabalığın adı olmuş...inanç sisteminin önemli kurumlarından birini oluşturmuştur. Kurumun ruhsal ve ahlaki içeriği, bireysel ve toplumsal ilişkiler bağlamlarından hareketle, onunla ilgili en az üç açıdan tanım vermek olasıdır: İnançsal, moral ve toplumsal. 

1.1 İnançsal Tanımlama 

Alevi-Bektaşi inancındaki toplu tapınmanın adı olan cemin birincil önemde kurumu, musahipliktir. Tapınma (ibadet), toplumun üst yapısını oluşturan değerler ve kültür katlarından dinsel inançların baş öğesidir. Genellikle kişinin, kendi inancının Tanrı’sına yaranması, kendini iyi kul olarak kabul ettirebilmesi için, gösterdiği davranış ve hareketlerin bütünü olarak tanımlanır. Tapınma, inanan bireyle Tanrı arasında bir anlaşmaya varma ve bağ kurma eylemidir. Biraz açarsak; Tanrı’ya yaranma ve onun hayırlı kulu olup, ölüm ötesindeki cezalardan kurtulma ve cennetin nimetlerinden yararlanma amacı taşır. 

Ortodoks İslamın (Sünnilik) tapınmaları bireyseldir. Heterodoks İslam olarak Alevilik-Bektaşilik tapınmayı bireysellikten çıkarmış, anlamını değiştirmiştir. Alevinin Kuran-ı-kerim’i de rahmanı da insandır ve tapınması onadır. Gördüğü Tanrı’ya tapar. “Tanrı’yı görmeseydim tapmazdım ya da görmediğim Tanrı’ya tapmam.” (Ali. ölm. 660) ve “Tanrı’yı kendü özümüzden bildik ve hem kendi özümüzü Çalap Tanrı’dan bildik. Okunacak en büyük kitap insandır” (Hacı Bektaş Veli) sözleri ile şu dizelerin anlamı, gün gibi açıktır: 

Mülk yaratıp dünya düzen, ol bahçevan hemen benem 

Halk içinde dirlik düzen, dört kitabı doğru yazan 

Ağ üstünde kara düzen, ol yazılan Kuran benim 

Kafirdürür inanmayan, evvel ahir heman benem 

(Yunus Emre, ölm. 1320/21) 

Ey müminler beni ziyaret edin 

Yüzüm cemalullah sıfat bendedir 

Dört kitabım yahu, kıraat edin 

Kur’an Zebur Tevrat İncil bendedir 

(Edib Harabi, ölm. 1917) 

Ben beni bilmezdim hatır kırardım 

Meğer ilmim noksan imiş bilmedim 

 

Ben insandan başka ilah arardım 

Meğer insan ilah imiş bilmedim 

(Âşık Daimi, ölm. 1980) 

Aleviler, toplumsallaştırmış ve yönünü yaşama, nesnel dünyaya çevirmiş oldukları tapınmalarında, akılcı kurumlar yaratıp bunları işletmişlerdir. 

İşte, bu akılcı ve nesnel inanç kurumlarından biri olarak musahiplik, tüm kurum ve erkânları (kurallar kümesi) ve de zengin çeşitliliğiyle Alevi toplu ibadetini oluşturan ceme giriş–kabul ediliş eylemidir. Alevilikte, yola gitmeye talip (istekli) ya da istek uyandırılmış çiftler (evlilerse eşleriyle birlikte),özellikle dergahlarda (evliyaların bulunduğu) pir, rehberin (yol gösterici) öncülüğünde, Ali postunda (makamında) oturan pir–mürşit (öğüt verici aydınlatıcı dede) huzurunda, ikrar verme töreninden geçer. Bu törene, aynı zamanda “musahip olma, kardeşlik olma veya tutma, yol kardeşi olma, ikrar verme, nasip alma vb.” adları da verilmektedir. Musahip olanlar, artık yola birlikte girerler; birlikte tapınırlar. Birlikte dara durup, sorgu-sualden geçer, yargılanırlar. Birlikte yaptıkları kabahatlerin, kötülüklerin hesabını verirler. Birlikte lokma yer ve coşarak semaha dururlar. 

Şah Hatayi’nin birkaç beytiyle inançsal tanımlamayı sonlandıralım: 

Dinim içinde imanımdır musahip 

Gönül tahtında sultandır musahip 

Yolumuz incedir varabilene 

Sefil gönlünde mihmandır musahip 

Yola eğri giden menzile varmaz 

Sülük içinde erkândır musahip 

Musahip yol varandır ey Hatayi 

Muhibb-i hanedanımdır musahip 

1.2 Moral ve Toplumsal Tanımlama 

Musahip tutmuş, yol kardeşi olmuş ve Muhammed–Ali yolunun gerçek talibi olarak ceme katılan çiftler, yeni bir erdem ve ahlaki ortama girmişlerdir.Pir ve  Rehbere teslimden itibaren başlayarak, burada sahip olacakları moral (ahlaki) kazanımları, Şah İsmail Hatayi, bir nefesinde şöyle dillendiriyor: 

Ne yitirdin ararsın sen burada 

Gel ey talip özün kul eyleyigör 

Yoklamada bile olup sırada 

Gel ey talip özün kul eyleyigör 

Nizamını kendi elinle tartasın 

Gözün ile gördüceğin örtesin 

Bu divandan ol divana irtesin 

Gel ey talip özün kul eyleyigör 

Sen özünü rehberine terk eyle 

 

Marifete üçyüz altmış bag eyle 

Kırk makamı dört kapıdan fark eyle 

Gel ey talip özün kul eyleyigör 

Hatayi der üç türlüdür velilik 

Düşmüşlerin elin almak alilik 

Türaba yüz sürmekle olur ululuk 

Gel ey talip özün kul eyleyigör 

Demek ki ilk koşul, toprağa yüz sürerek, özbenliğini kul eylemek ve öyle “Hakk cemi”ne girmektir. Benliğini kul eylemeye, “özünü yumak, arındırmak” adını veriyor Hatayi: 

Bir can bir cana özenip gelince 

El uzatmayınca etek turulmaz 

Rehberinden tövbe okunmayınca 

Yuyma anı insanlığı bilinmez 

Kamil rehber dürür özünü yuyan 

Ol kerem kanıdır suyunu koyan 

Varıp Hak Ceminde yerini bulan 

Musahipsiz anın özü yuyulmaz 

Musahip olanın özü yuyulur 

Hak Cemi’ne el-ayaksız girilir… 

Yani sürünerek, mecazi anlamıyla benliğinden sıyrılarak “Hakk cemi”ne girilir. Ama “Hakk cemi”ni yürüten pirin–mürşitin ve bu cemi oluşturan topluluğun huzuruna, musahipsiz çıkılmaz. Çünkü Alevi: 

Musahip olunca özünü bulur 

Kahrı küfrü hep iman olur 

Hak katına el ayaksız varılır 

Aşinasız bir iş dürüst olamaz 

Alevi toplu ibadetine “Hakk cemi” denildiği gibi, pir huzuru da “Hakk katı” ile eşleştiriliyor. Alevi-Bektaşi inancında “ikrar verip nasip alma; yani, musahip tutma” töreni, aynı zamanda bir “miraç” (Tanrı’yla buluşma) olarak değerlendirilir. Musahiplik törenlerinde “miraçlama” nefesleri okunur. Hatta tören bittiğinde “miracın kutlu ya da mübarek olsun” diye birbirlerini kutladıkları bilinir. Ancak ortodoks İslam (Sünni) inanç ve anlayışına tamamıyla terstir. Onlar bunu, mülhidlik (dinden çıkmış) olarak değerlenmektedir. Pir-mürşit huzuru, “Hakk katı” olduğu gibi İmam Cafer-i Sadık Buyruğu’na göre, pirlerinin, mürşitlerinin evi, Mekkeleridir. Onları ziyaret edenler, binbir kere hacı ve gazi olurlar ve günahlarından kurtulup, masum-u pak olurlar. Zaten cemi de büyüğün-küçüğün, güzelin-çirkinin birbirine eşit sayıldığı, kimsenin kimseden üstün olmadığı cennet olarak tanımlamaktadır, Buyruk. 

Toplu ibadetin (cemin) müminleri melek, Müslimleri (bacılar) huridirler. Böyle bir ortama giren musahip çiftler, benliğini öldürmüş, bireysel çıkarlarından, kendi nefsinden uzaklaşmış bir can bir vücut olarak bu Tanrısal ortamda yeniden doğmuşlardır. Bu ortamda ben–sen, biz–siz kalkmış; herkes var, hepimiz vardır. Mürşit veya pir ve hanımı (anabacı) ana-baba, cemdeki herkes bacı-kardeştir. Eşler olsun, evlat-baba olsun herkes, birbirini eşit bir biçimde sorgulayabilir. Bu bağlamda, dede diye tanımlanan cem yürütücü mürşit veya pir de sorgulanmaktan sıyrılamaz. Hakk katında da oturmuş olsa, böyle bir dokunulmazlığı yoktur: “Eşikte oturan da döşekte (postta, makamda) oturan da birdir!” Demek ki musahiplik, benliğini öldürerek hiçbirşeyi nefsine çekmeme, eliyle–diliyle–beliyle kimseye zarar vermeme ve “yetmiş iki millete aynı gözle bakma”, ahlaki formasyonlar kazanmaktır. Yüce erdemler sahibi insan-ı kâmil olma yolunda yürümektir. 

Alevilik toplu tapınmasının bir kurumu olarak musahiplik, aynı zamanda sosyo-ekonomik yaptırımlar, yükümlülükler ve kazanımlar birleşimi ve bütünleşmesidir. Musahip kardeşler, kanbağı kardeşliğinin çok ötelerinde, birbirlerine ve topluma karşı inançsal ahlaki ve ekonomik sorumluluklar ve yaptırımlar yüklenmiş akrabalara dönüşmüşlerdir. 

Şimdi, anonim İmam Cafer-i Sadık Buyruğu’ndan musahip tutmanın önemi, bu akrabalığın bazı koşulları ve sosyo-ekonomik kazanımlarına ilişkin birkaç alıntı okuyalım: 

“Sufi musahip olmak erkân-i kadimdir… Her can musahip ola. Ne maldan, ne candan ve ne de haldan birbirinden saklısı gizlisi olmaya ki, iki cihanda yüzleri ak, sözleri saf ola… Bir talip musahipinden malını men eylese munafıktır, hayırları kabul olmaz. Musahipin evine musahip teklif ile varmak ve malın teklif ile yimek erkân değildir. Musahip musahipin kardeşidir. Ve musahip musahipe teslim olmazsa musahip değildir. Musahip ehli arasında birlik gerek, ikilik gerekmez. Ben–sen demeyi ortadan kaldırıp, bir dilden ötüp ve dört kapıda kamil olur. Tarikat ve Hakikat yolunda bir olmazlarsa musahip olamazlar ve ikrarları caiz olmaz.” (Krş. Aytekin 1958: Musahiplikle ilgili çeşitli kısımlar) 

Buyruk’taki bu kuralları Pir Sultan Abdal’ın bir nefesinden de izleyebiliriz: 

Musahip musahipe demezse beli 

Ona şefaat etmez Muhammed Ali 

Dünyada ahrette eğridir yolu 

Söyleyen Muhammde dinleyen Ali 

Musahip musahiple nice bozula 

Sakın defterine lanet yazıla 

Balı sönmüş arı gibi sızıla 

Söyleyen Muhammed izleyen Ali 

Musahip musahipden malın ayıra 

Şahı Merdan durağını duyura 

Yedi tamu narın ona buyura 

Söyleyen Muhammed dinleyen Ali 

Musah(i)bine kim söylese kem sözü 

Cehennem kelpinden karadır yüzü 

Dünyada ahrette eğridir yüzü 

Söyleyen Muhammed dinleyen Ali 

Musahiple bozulan Hakka kanlıdır 

Atayla bozulan peygamberle kinlidir 

 

Mihmanla bozulan yedi dinlidir 

Söyleyen Muhammed dinleyen Ali 

Hak da bir kuluna eylese nazar 

Kalem divit neyler kendisi yazar 

Abdal Pir Sultan’ım güherler düzer 

Söyleyen Muhammed dinleyen Ali 

İkrar verip musahip tutanları, hangi görevler ve yaptırımlar bekliyor? Kimler kimlerle musahip olmaz ve olmamalıdır? Bunlar dahi, nedenleriyle birlikte, Buyruk’ta belirtilmiştir: 

“Ölmeden önce ölünüz. Mahşer olmadan hesabınızı görünüz. Ama nasıl olmalı dersen; yani sizler hırsınızı, nefsinizi öldürün. Yani musahip tutup, onunla sırat-i mustakim üzere yola gidip malı mala canı cana katıp, birbirine teslim olup yılda bir kez Peygamber vekili, Cebrail Hak vekili Pir’in yamacına geçtiğinde, kabirde–mahşerde olacak sualleri Pir ona sual ede. Ol talip, fiili her ne ise Pir’e ilam ede, bildire! İmdi malum oldur ki, her kişi kendi akran ve emsali ve münasibiyle musahib olmak erkândır… Ve alim cahil ile musahip olmak erken değildir; alim şahindir, cahil kargadır. Zalim ile mazlum da musahip olmak da… İmdi zalim kurttur, mazlum koyundur… Sipahi ile rençber musahip tutmak erkân değildir. Zira sipahi kurttur, rençber koyundur. Ehl-i sanatlar ile avareler, evli ile bekarlar, mürşid ile talip musahip olmak erkân değildir. Ve yiğitlerle kocalara erkân değildir birlikte musahüb olmak; kocalar kıştır, yiğitler bahardır… İmdi malum oldur ki, her kişi kendi akranı ve emsaliyle musahip olmazsa tuttukları ikrar fasihtir ve hayırları kabul değildir.” (Krş. Aytekin 1958: Musahiplikle ilgili çeşitli kısımlar) 

İkrar verip musahip tutma, farklı bir toplum yaratma destanıdır. İnanç ve tapınmayla atılan temel üzerinde yükselen yapısıyla, soyuttan somuta giden yol izlenerek, herşey havadan yere indirilmiş ve ahiretten dünyaya taşınarak nesnelleştirilmiştir. Sadece şu birkaç alıntıda bile, Alevi toplumunun bin yılı aşkın zamandır varlığını sürdürebilmiş olmanın gizi yatıyor. Düşününüz ki, kanbağı kardeşlikten çok üstün tutulan “yol kardeşliği olan musahiplik” ile tüm yerleşim biriminin bireyleri birbirine bağlanmıştır. 

2. Musahipliğin Söylencesel ve Tarihsel Kökenleri 

Alevi-Bektaşi inanç geleneği, bir talibin ikrar verip musahip tutması, yani ceme, Muhammed–Ali yoluna girmesini (törenini), Muhammed’in miraç dönüşünde Kırklar Meclisi’ne kabul edilişine bağlamaktadır. Bunun içindir ki, “Görgü cemi”, diğer adıyla “Ayin-i Cem”e (Bu gerçek inançsal cemin dışında, eğitici-öğretici karakterli Abdal Musa cemi, Oniki Hizmet Görme ya da Muhabbet Cemleri vb. adları altında temsili cemler de yapıldığını vurgulamak gerekir) “Kırklar cemi” de denir. 

2.1 Musahipliğin Kökeninin Kırklar Meclisine Bağlanması Üzerine 

Anonim İmam Cafer-i Sadık Buyruğu’nda, musahipliğin kökenine ilişkin birçok göndermeler bulunmaktadır. Örneğin, Kırklar Meclisi’ne ilişkin anlatılanlar, yani Muhammed’in miraç dönüşünde bu meclise kabul edilişi sırasında yapılan “Kırklar cemi”nin, hem “Görgü cemi”, hem de musahiplik töreninin kökenini oluşturduğu görüşü, söylencesel (efsanevi, mitolojik) anlatım biçimiyle akılcı (rasyonel) kabul edilemez. Ancak, derinliklerinde nesnel gerçek yatmaktadır. Onu derinlere iten akıldışı örülmüş duvarları sökerek, hayali ve doğaötesi konulmuş taşı-toprağı temizleyerek ortaya çıkarmak gerekir. 


Bilim adamının söylencelere yaklaşımı ve yorumu bu tür olması doğru mudur? Bir dedenin ve sıradan bir gelenekçi Alevinin inanç ve düşüncesinden farklı olmayan bir yaklaşımdır bu, bizce. Yaklaşımın dayandırıldığı anachronic efsanevi öyküde Cebrail’in, onlara helva pişiren meleklerin tanıklığında, Adem’in beline kuşak (kemerbest) bağlayarak musahip oldukları anlatılır. Helva ve ekmek yerler. Ayrıca orada bulunmayan Havva’nın lokmasını ayırırlar. Birden çağlar aşılıp Muhammed Peygamber ve Ali zamanına gelinir. Cebrail, Tanrı’nın buyruğunu Peygamber’e ulaştırır. Sonra Muhammed–Ali’ye kuşak kuşatıp, onları musahip yapar. Sonra Muhammed, birlikte minbere çıkarak, Ali’yi kendi gömleğinin içine sokar ve bir can, bir vücut olurlar. Burada Muhammed, “Ya Ali! Etin etimden, ruhun ruhumdan, cismin cismimden ve kanın kanımdan” der. Sonra Muhammed’in huzurunda Ali, Selman-ı Farisi’ye ve Kanber’e kemerbest bağlar. Arkasından peksimet yağ ve helva gelir. Orada bulunmayan Fatıma ve oğullarına payları ayrıldıktan sonra, lokmayı paylaşarak yerler. 

Buyruk’taki, “…Ve musahip olup iki gönlü bir etmek ve bir gömlekten baş çıkarmak, Muhammed ile Ali’den kaldı vb.” söylemleri de sadece, musahiplerin bir can, bir vücut olduğu vurgusunu kuvvetlendirir. Yukarıdaki öykünün ikinci bölümü bunu işaret etmektedir. Musahipliğin kökenini anlatmaktan uzak ve Kırklar Meclisi’yle de ilişkili değildir. O çok iyi bilinen, “Veda Haccı” sırasındaki Gadiri Hum olayının, İmam Cafer-i Sadık Buyruğu’na söylencesel yansımasıdır bu. Bilindiği gibi olay, Peygamber’in ölümünden yaklaşık bir yıl önce gerçekleşmiştir. Muhammed’in, Ali’yi kendisine ardıl (halef) tayin ettiği (tartışılan) olaydır. Musahipliğin kökeniyle de hiçbir ilgisi yoktur. 

Görüldüğü gibi ne bu tarihsel olayın ve ne de miraç ile ilişkili gösterilen Kırklar Meclisi’nin göksel, yani metafizik bir yanı yoktur. Akılcı düşündüğümüzde, o dönemin sosyo-ekonomik ve siyasal koşullarını göz önünde tutarak baktığımızda, Kırklar Meclisi’nin ya da en azından gizli bir meclisin var olduğu gerçeği yadsınamaz. Muhammed’in miracı, İslam tarihçilerine göre 618 ile 620 arasına tarihlenebiliyor. Bu yıllar, Peygamber ve kabilesinin, İslama ilk inananların, en sıkıntılı ve baskı gördüğü yıllardır. Ekonomik boykot içinde olduklarından, büyük yoksulluk ve açlık çekiyorlardı. Çünkü, birkaç yıl önce varlıklı karısı Hatice ve hemen arkasından, Müslüman olmamasına rağmen, kabile yasalarına göre, kendisini koruma altına almış olan amcası Ebu Talip de ölmüş bulunuyordu. Yine kabile geleneklerine göre talep ettiği “aman hakkı”nı Mekke’de hiçbir aileden alamayınca, Taif’e göç etme girişiminde bulunmuş; ama taş ve sopalarla karşılanmıştı. Muhammed buradan, ölen karısı Hatice’nin akrabalarının verdiği “aman hakkı” ile Mekke’ye geri dönebilmiş ve işte onların korumalığı altında bulunurken, miraç olayı yaşanmıştır. 

Son üç yıl içinde, Yesrib’li (Medine) hacılar aracılığıyla, “Üç Akabe Biatı” anlaşma ve konuşmaları sonunda, 622 yılında Medine’ye göç etti Muhammed. Büyük olasılıkla Kırklar Meclisi, bu baskı ve sıkıntılı yıllarda, çok gizli çalışmalar gerektiren yıllarda kurulmuş ve görev yapmıştır. Başlarında 20–22 yaşlarındaki Ali’nin bulunduğu, hem Peygamber’i koruyan (Ali’nin, Peygamber’in evini basarak öldürmeye gelenlere, onun yatağında yatıp, hayatını ortaya koyarak karşı durduğunu anımsayalım), hem çeşitli yollarla abluka altındaki Müslümanlara yiyecek içecek sağlayan ve Yesriblilerle ilişkileri geliştiren; etkinliklerini ve toplantılarını gizli yürüten büyük İslam Kurucusu . Muhammed’in miraç dönüşünde ilk kez bu meclise uğrayıp, yaşamış olduğu göksel visionu onlara anlatması ve onlardan Tanrı’yı gördüğünü herkese yaymalarını istemesi de misyonun bir parçasıdır. Bunların arasından oniki kişinin tebliğci olarak Hicret olayından önce Medine’ye gönderilip, onlara İslamı öğrettikleri, orada bir Müslümanlar kolonisi kurdukları biliniyor. 

Mekke gibi zengin ticaret toplumunun, kutsal inançları ve tüm değerler sistemini altüst eden İslam dininin ilk mensupları, elbetteki gizli bir örgüt gibi çalışacaktı. Bu bağlamda araştırmacı ve tarihçilerin, olayın bu yönünü görmek istemeyip, Kırklar Meclisi’ni ya toptan yadsımaları, ya da hayali “göksel meclis” gibi değerlendirmelerini doğrusu yadırgıyoruz. Bu gizli meclis, özellikle Mekke ticaret aristokrasisi dışındaki yoksul kabile mensuplarını, Bedevileri ve yerliyabancı emekçi köleleri İslama çekebilmeleri için, yeni ve eşitlikçi, paylaşımcı bir sistemi öngören inanç ve toplu tapınma kuralları yaratmışlardır. Bu bir avuç insan, din kurucusunun önderliği ve kendilerini güvencede tutacak bir hizmet dağılımında, gizlice toplanıp, tapınıyor; konuşup, tartışıyor ve kendi kendilerini eğitiyorlardı. Öbür yandan Hicret (göç) etmeye karar verdikleri, Yesrib (Medine) tarımla uğraşan bir kabileler konfederasyonuydu ve toprağı ortak kullanıyorlardı. Ayrıca bazı kabileler Musevi olduğu gibi aralarında yaşayan Hırıstiyanlar da bulunuyordu. Bu nedenlerden dolayı, sığınma durumunda kalacakları bu topluma uygun değerler de geliştirmeliydiler. Böylece “Kırklar” söylencelerinde günümüze kadar ulaşan (o simgesel) bir üzüm tanesini kırka bölmek ya da ezip şerbet yaparak, kırk kişinin tatmasını sağlayacak bir bölüşümcülük ve birine neşter vurulunca hepsinde aynı acıyı duyuracak, kan çıkartacak kardeşlik ortamı oluştu bu mecliste. İçlerinde Selman-ı Farisi gibi Zerdüştlüğü–Mazdekizmi, Manihaizmi, Musevilik ve Hıristiyanlığı çok iyi bilen, bu dinlerin bir kısmına girip çıkmış, bilge öğretmen ve annesi Bizanslı bir köle olan Musab b. Umeyr gibi, bir başka tebliğci öğretmen vardı. Bu sonuncusu, Peygamber’den önce Medine’ye gidip, orada bir İslam cemaatı kurarak ortamı hazırlayanların başında geliyordu. Demek ki, ancak Kırklar Meclisi’ni gökten yere indirip, tarihsel nesnelliğe kavuşturduğumuzda, görgü cemi ve musahiplikle köken ilişkisi, akılcı bir taban bulur. 

Sözünü ettiğimiz Mekke ortamı içerisinde, miraç olayıyla birlikte gizlice yeni değerler geliştirmiş olan bu meclis, düşünce, birikim ve deneyimlerini Medine’de Muhammed peygamberin yönetiminde uyguladı. Ünlü “Medine Vesikası”nın ikinci maddesiyle, tarihe mal edildi. Böyle bir meclisin Mekke denemelerinden, etkinliklerinden hiç söz etmeyen, ki zaten Sünni İslam araştırıcılarının Kırklar Meclisi’ nden söz edenlerine şimdiye kadar rastlamış değiliz. Peki Alevi inanç geleneğine neden girmiş ve nasıl bugüne kadar gelebilmiştir? Bu, hiç sorgulanmadan yadsınmıştır. Çünkü, heterodoks İslam (Alevilik) tarihine, hep ortodoks açıdan bakılmıştır. Ortodoksizmin (Sünniliğin) inanmadıkları kurumlar, yok sayılagelmiştir. Muhammed Hamidullah bu uygulamayı şöyle anlatıyor: 

“Mekkeli muhacirler için Hz. Peygamber bir genel toplantı tertipledi. Bu toplantıda her çalışan, eli iş tutan Medineli Müslümanın (Ensar), bir Mekkeli Müslümanı (Muhacir) ‘kardeş edinmesi’ teklifinde bulundu (Muahat Anlaşması). Buna göre iki tarafın aile mensupları, bu suretle ortaklaşa çalışacak, kazanacaklar ve hatta öz kardeşler, yeğenler ve başka akrabalar bertaraf etmek suretiyle birbirlerinin mirasçısı olacaklardı. Herkes gönül rızasıyla teklifi kabul etti. Peygamber çeşitli yeteneklerin dengeli bir biçimde eşleştirilmesi için, bu kardeşleştirme hareketini bizzat idare etmiştir. Bulunan bu çare, bu usül senelerce devam etmiş…” (Hamidullah 1992: 102-103) 

Bu, çok büyük olasılıkla, Mekke’de de yapılmış olan yeni dine, İslama giriş töreni olabilir. Aynı zamanda bir çeşit mal ve can ortaklığında güvenceye alınmış, kurumlaştırılmış toplumsal ve ekonomik kardeşlik, akrabalıktır. Mekkeli ticaret adamı Abdurrahman Avf’a, onunla kardeş olmak isteyen Medineli tarafından yapılan; ancak, onun kabul etmediği ve günümüze ulaşmış teklif oldukça ilginç görülmektedir: 

“Benim arazim şudur; yarısı senin, yarısı benim. Bunun dışında müsahip olupta mekul gayri menkul ile  canlı taşır ve taşınmaz tüm varlığını (namus hariç) eşit bir şekilde ,Mekke’deki müşriklerin gazabından ve şerinden ‘Hz Peygamber ve İslamiyeti kabul eden sevdikleri’  malı mülkünü bırakarak sadece canını kurtarıp bir gecede 16 Temmuz 622 Medineye Hicret ederler,  Medine deki Muhacir ve Ensar’kabileleri tarafından mihman edildikleri ve Hz Peygambere tabi olup Allah ın Kelamı olan Kuran-ı-Kerim emirlerine riayet edip Peygamberi yalnız bırakmayan sevenleri için büyük mütessir olan Peygamber Allah a günlerce sığındı ve (Enfal Suresi:74,75) (Sebe :46) (Nisa:33) (Tevbe:100,117) (Hasr:9) ayetleri ve ‘’Hadis bilgini Tirmizi Peygamber efendimiz Muhacirlerle Ensarı birbirleriyle kardeş yapmıştı.İmam Ali ‘’Ya Resulallah Eshab-ı kiramı birbirleriyle kardeş yaptın. Beni kimseyle kardeş yapmadın’’ dedi. Resulallah buyudurlar :’’ Ya Ali sen benim dünya ve ahiret te kardeşimsin’’bunun üzerine Hz Peygamber 47 maddeden ibaret Medine vesikası Rıza Şehri Metni yazarak uygulamasını ve takibini üst kurul olarak gerçekleştirmiştir.Kardeşlik sözleşmesi yapan kişilerin 45 (yani 90 kişi kardeşleşmiş), bazılarına göre 150 (bu sayıya göre kardeşleşen 300 kişi müsahip (kardeş) olmuşlardır.

Konuyu daha fazla uzatmadan diyoruz ki; Alevilik toplu ibadeti kurumlarından ve özü “canı cana, malı mala katmak”, yani mal ortaklığı ve sevgi bütünleşmesi, diğer bir deyimle maddi ve manevi birlik olan musahipliğin gerçek tarihsel kökenini, ilk dönem Medine İslamlığının bu kardeşlik uygulamasında aramak gerekir. 7. yüzyılın ilk çeyreğinde gerçekleşmiş bu uygulamanın anısını, heterodoks İslam (Alevilik) musahiplik kurumuyla 21. yüzyıla kadar taşımıştır. 

2.2 “Yola Giriş” ya da “İkinci Doğuş” Olarak Musahiplik ve Bunu Tanımlayan İlk Yazılı Kaynak 

Her durumda musahiplik, ikrar vererek “yola girmek (Süluk)” olarak tanımlanabilir. Yolun ilkelerini ve yükümlülüklerini kavrayacak yaşa gelmiş evli ya da bekâr adaylar, ikrar verip musahip tutarak, yol oğlu-yol evladı olurlar. Alevilikte-Bektaşilikte Muhammed–Ali yoluna girmek “yeniden doğmak ya da ikinci kez doğuşa ermek”

sayılıyor. 

Edib Harabi bir nefesinde, sıkışıp kaldığı tehlikeli dar boğazdan, ikrar verip, yola girdiği 17 yaşında ikinci kez doğuşa ererek, kurtuluş imkânı bulduğunu söylüyor: 

Peder ve validem oldu bahane 

Merecül bahreyni yeltekiyane 

Bin ikiyüz altmış dokuzda kane 

İriştim zahiren geldim cihane 

Berzahtan kurtulup çıktım aradan 

Onyedi yaşında doğdum anadan 

Muhammed Ali Hilmi Dedebaba’dan 

Çok şükür hamdolsun geldim imkane 

Berzahtan kurtulup çıktım aradan 

Onyedi yaşında doğdum anadan 

Muhammed Ali Hilmi Dedebaba’dan 

Çok şükür hamdolsun geldim imkane 

Mehmed Ali Hilmi dedebabadan ikinci kez doğmadan önceki yıllarda geçen radikal Müslüman yaşamından, bakınız nasıl hayıflanıyor: 

Ben Müslüman iken ah 

Aptestimi alırdım 

Taştan duvara karşı 

Bir yatar bir kalkardım 

Terkeylemezdim asla 

Savm u salatı zira 

Allaha vasıl olmak 

Böyle olur sanırdım 

Cennetle huri gılman 

Sevdası vardı dilde 

Bu hal ile meğer ben 

Haktan uzaklaşırdım 

Beş vakte beş katardım 

Pek çok namaz kılardım 

Camileri gezerdim 

Bihude uğraşırdım… 

Camileri, mescitleri dolaşırken, bir başka tapınma evi ile karşılaşıp, içeri dalan Edib Harabi, orada şaşkınlık içinde miracını yaşayarak Tanrı’yı, peygamberi görüyor. Hangi yöne dönse Mansur gibi “Enelhakk (ben Tanrı’yım), Tanrı’dan ayrı değilim” diye haykırıyor. Burası mürşidi Mehmed (Muhammed) Ali Hilmi dedebabanın dergahıdır: 

Mescit sanıp da bir gün 

Bir deyre dahil oldum 

Anda görünce Hakla 

Peygamberi şaşırdım 

İman ü dini küfre 

Orda hemen değiştim 

Her canibe Enelhak 

Mansur gibi çağırdım 

... 

Merdiiman köyünde 

Şahkulu dergehinde 

Miraca nail oldum 

Bir haylice zamandır 

Bir postun postnişini 

Hilmi Dede Baba’yi 

Göçtü diyen olursa 

Bil ki sözü yalandır 

Yine Bektaşi ozanlarından Münire Bacı: 

Erkân ile yürürüm 

Yol ehlinin kuluyum 

Ben bir erin oğluyum 

Hayderiyem Hayderi 

Doğdum iki anadan 

Mürşitim imdad eden 

Kimdir beni dahleden 

Hayderiyem Hayderi 

derken, ikinci anasının; yani, kendisini ikinci kez dünyaya getiren kişinin mürşiti olduğunu açıklıyor. Münire Bacı, yol ehli olan mürşitinin yol evladı olduğu kadar, onun bir kulu gibi görünmekten yüksünmüyor. Dergâhta, mürşitinin huzurunda miraca nail olduğunu söyleyen Harabi de farklı birşey açıklamıyordu. 

Bu kavramın heterodoks İslamda (Alevilikte) ilk ortaya çıkışı, erken (proto) İsmaililere dayanmaktadır. 879 yılında Güney Arabistan’a gönderilmiş ilk İsmaili daisi Mansur el Yaman (ölm. 914) olarak bilinen İbn Havşab’ın, “Kitab al-alim wa’l-Ghulam (Bilgin ve Öğrencisinin El Kitabı)” adı altında yazdığı, İsmailiye inancına girişin ilkelerini belirleyen yapıtta bu yola girişi, “yeni bir isimle, ikinci ya da yeniden doğuş” olarak tanımlandığını görüyoruz: İsmailikte, Balagh (yetiştirme) olarak bilinen giriş olayında, bedellerin ödenmesini de gerektiren derecelerin ya da aşamaların bulunduğu görülür, diyor. Örneğin, Kitab al-alim wa’l ghulam, bu giriş sürecinin çok önemli ayrıntılarını içermektedir. Dereceler sorunu ise, İbn Rizam-Akhu Muhsin’in açıklamalarında belirtilir. Ancak Daftary’nin, İsmaili karşıtı kaynakların bildirdiği gibi, yedi yahut dokuz derece olarak saptandığına dair kesin bir kanıt yoktur[1] demesi, doğru değildir. Çünkü, Proto-İsmaililer olarak bilinen Karmatiliğin kurucusu Hamdan Karmat’ın kayını ve inancın teorisyeni dai Abdan Balagat adlı yapıtında yedi dereceden söz etmektedir. Kuşkusuz burada Daftary, ortodoks olan Fatımi İsmaili kaynaklarını esas almıştır. Aşağıda belirteceğimiz gibi aynı şekilde musahip tutup yola girinceye ve bir pir’e–mürşite talip oluncaya kadar geçilen bazı aşamalar vardır. 

881’de tek başına Yemen’e ulaşmış ve iki yıl gibi kısa bir zaman içerisinde, gizli çalışmalarıyla kendisine yandaş toplayarak İsmaili Dava’sını açıkça yaymaya başlamış olan dai Abu’l Kasım al-Hasan b. Faraj b. Hawshab, Yemenli Mansur (Mansur al Yaman) unvanıyla ün kazandı. Erken İsmaililiğin bu ilk büyük propagandacı daisi Mansur al-Yaman’ın yapıtı hakkında, Henry Corbin’in araştırmalarından yararlanarak, burada kısa bir özet vermeye çalışacak ve bir karşılaştırma yapacağız. Risalat al-alim wa’l gholam adıyla tanıttığı kitabı, Corbin, “yeni giren kişiyi (neophyte) yola götüren ve onu Batıni toplantısına [yani ceme] kesin kabul edilişe kadar eğitip yetiştiren aşamaları anlatan, kısacası yola girişin romanı” diye tanımlamaktadır. Karşılıklı konuşma ve soru yanıt biçiminde kaleme alınmış bu küçük romanın temel kişileri, bilgin ya da öğretmen (al-alim) Abu Malik (Pater regis) ile öğrenci ya da yeni yetme oğlan (al-ghulam) Salih (İdoneus)’tir. 

İran taraflarından gelmiş, yaşlı bir dindar gezgin görünümü içinde kendisini gizleyen Abu Malik, sofu bir Müslüman kalabalık içinde konuşmaya katılır. Bir genç, hiç kimsenin hayal bile edemiyeceği, hatta cesaret edemiyeceği sorular sormuştur. Böylece, aralarında gittikçe gelişerek yükselen ve gencin merakını sürekli uyarıp, gerilimde tutan bir diyalog dizisi açılır. 

Yeni yetme gence açıklanan sadece zahir (dışsal görünüm) ve batının (içselliğin) karşıtlığı değil, daha fazlasıdır. Batıninin batınisi (batın al-batın) öğretilir; içselliğin, içanlamların da içine girilir. Anlatılan hierokosmos (kutsal evren), İsmaili deyimiyle, maddesel ve ruhsal evren arasındaki (intermédiaire) üçüncü dünyayı tanıtan anahtarın teslimidir. Göksel kademelerin taklidi (l’imitation des hiérarchies célestes) üzerine yapılanmış, “güçlü bir meleksel dünya, iktidar cenneti”dir. O zaman, öğrencide, değişim başlar; kendisinde, güçlü bir var olma duygusu uyanır. Ellerinde bu güçlülüğün, anahtarlarını tutan kişiyi; yani, İmam’ı görmek ve tanımak isteği şiddetlenir. Tam bu anda, öğretmen ortalıktan kaybolur. Hem öğretici, hem rehber durumundaki Abu Malik, yetiştirdiği gencin ceme kabul edilme zamanının geldiğini bildirmek ve kendisine danışmak üzere yüksek derecedeki daiye; yani, pir’e gitmiştir. 

Burada, öğrenciyi büyük değişime uğratan ve onda çok güçlü bir varoluş duygusu uyandıran Batıni bilgileri, biraz açmak yerinde olacaktır. H. Corbin’in, “Bilgin ve Öğrenci (al-Alim wa’l Ghulam)” kitabını özetlerken, dipnotlarda verdiği aynı yapıttan alıntı bilgiler, Alevi-Bektaşi inancının Batıni kökenlerine de ışık tutmaktadır: 

“Yazarımız [Mansur al-Yaman] zahiri bilginin hayvansı dereceyle, Batıni bilginin insanlık derecesiyle uyuştuğunu da belirler Ona sahip olmak, gerçek inanan; yani, gerçek anlamda insan olmaktır. Sonunda Batıninin batınisini öğrenme ise, meleklerin sıfatı. Onu elde etmek, bilgiye göre, ruhsal varlığa; fiziksel görünümüne göre de tam anlamıyla bir insana dönüşmek; tıpkı melekleri gizleyen örtü (hijab al-Mala’ika, al Alim... s. 96) diye tanımlanan Tanrı’nın peygamberi gibi olmaktır. Yola girişin (aşamalarının), genç adayı götürdüğü meleğe dönüşüm (L’angélomorphose), sonuçları mükemmel bir biçimde saflık-dürüstlük doğuran bir insanbilimi öngörmektedir. Bu dünyada gerçek ve doğru anlamda (au sens réel et vrai) sadece iki insan tipi vardır: 

1) Alim Rabbani (İşrakilerin hakim mota’allih’ini karşılar, yani Tanrısal-felsefe (théosophianique) bilgini): Bu kişi, bilginin doruğuna ulaşmış ve onun ruhu, mutlak doğruluk ruhunu, deneyimsel olarak özünde gerçekleştirmiştir. 



“Görgü Cemleri”nde, musahiplik töreninden sonra, yola girmiş taliplere “Donun kutlu olsun!” da denir. Bu kutlama ve iyi dilek, önce pirinden ve rehberinden gelir. Oniki hizmet sahipleri ve cemdeki tüm canlarla niyazlaşırken, tek tek donlarını kutlarlar musahiplerin. Bu don değişimi, yeniden doğmak ve bir daha değişmeyecek olan yeni bir kişilik kazanmaktır. Yeni ad alma, don değişimi kavramı içinde yol ehline dönüşmek, gerçek talip olmaktır. Ama yukarıda Edib Harabi örneğinde görüldüğü gibi, “yeniden doğma ve yeni isim alma” kavramlarını kullanılması da süregelmiştir. 


3. Musahipliğin Oluşmasındaki Aşamalar ve Törenler 

İmam Cafer-i Sadık Buyruğu’nda: 

“Allah, Muhammed, Ali ve onun onbir evladına hakbir demekle, müminler şeriat, tarikat ve marifet kardeşidirler. Ama Hakkı insanda, insanı Hakda gören; ehl-i Hak ile insan-ı kâmil nazarında muhabbet eden hakikat kardeşi olur” (Krş. Aytekin 1958: 139) 

denilmektedir. Çeşitli yönlerden tanımını yapmaya ve kökenini araştırmaya çalıştığımız musahipliğin, yol kardeşi olmanın amacı, işte bu “hakikat kardeşliği” derecesine ulaşmaktır. Yani Tanrı’yı insanda, insanı Tanrı’da görerek, tümüyle benlikten sıyrılıp, Hakk ile hakk olmuş topluluğun ve önderinin (pir–mürşitin) huzurunda sevgiyle birleşip, kenetlenmektir. O zaman bireysel çıkarlar ortadan kalkar, birbirleri için yaşarlar. Çalışmaları da tapınmaları da birlikte olur; böylece sevgi gerçek anlamını bulur. Kırk makamda “Kırklar” ile kardeş olunur; biri kırk, kırkı bir olur. 

Daha önce de söylediğimiz gibi musahip tutmak, ikrar verip Muhammed–Ali yoluna girmektir. İkinci kez dünyaya gelmek ve yol oğlu olmaktır. Yola girmek için de talip (istekli) olmak gerekir. Alevi kökenli; yani, anası-babası yol ehli ve analığı-babalığı (ana-babasının musahip kardeşleri) ile bir pir’e, mürşite bağlı olan kişi, doğuştan talip sayılır. Ancak, akıl-baliğ olduktan sonra, yol talipliğine geçebilmesi için, ikrar verip musahip tutması, yaygın deyimle “kardaşlık olması” gerekir. 

3.1 Nasıl Musahip Olunur? 

Musahiplik olayının gerçekleştirilmesini dört aşamada görüyoruz. İlk aşama hazırlanma, eğitim, yetişme-yetiştirilme dönemidir. Bu dönemi, birbirlerini sevmiş ve kardeşlik olmaya karar vermiş gençlerin, aile ocağından aldığı Alevi inançları terbiyesine, mürebbi ve rehberin yol-yordama ilişkin eğitiminin eklenmesi olarak tanımlamak gerekiyor. Elbetteki, toplumun dışından talipliğe kabul edilmiş kişinin de bu dönemi geçirmesi zorunluğu vardır. 

Evli olarak dört, bekâr olarak iki gence bir yıl içinde mürebbi ya da rehber (Oniki hizmet sahiplerinden yola götüren, yol göstere kişi) tarafından Alevilik inancının, Alevilik yaşama biçiminin tüm geleneksel bilgileri, kuralları (erkânlar) ve ahlak değerleri öğretilir. (Mansur al-Yaman’ın tam 1110 yıl önce yazmış olduğu al-Alim wa’l Gulam kitabının kişileri Abu Malik ve Salih’i anımsarsak, kuralların özde değişmeden gelişerek sürdüğünü görürüz.) Bu musahip adaylarına evde, tarlada ve bağda-bahçede çalışırken, dinlenirken, yiyip içerken bilgiler verildiği gibi uygulamalı; yaşayarak-yaşatarak da öğretilir. 

Nasıl mı? Bir yıl sonra kış yalarında görgü cemine katılmaya istekli; yani, ikrar verip, musahip tutarak yol talibi olacak ve böylelikle ikinci kez dünyaya gelecek gençler için “Muhabbet, Abdal Musa ya da Koldan Kopan” cemleri adları altında toplantılar tertiplenir. Bu cemlerde, Abdal Musa kurbanları kesilir, yiyilip içilir. Zakirler, saz çalar; nefesler, düvazimamlar okur, semahlar dönülür. Sohbet havasında İmam Cafer-i Sadık Buyruğu’ndan, Fazilet-nâme, Şeyh Safi Buyruğu ve Vilayet-nâme’den bilgiler geçilir. Oniki İmamları, Kerbela olaylarını anlatan kitaplar okunur. Horasanlı Ebu Müslüm ve Battal Gazi destanları da ihmal edilmez. Alevi-Bektaşilikle ilgili eski ve yeni yazıda mevcut kitaplar araştırılıp, bulunur. Bunlar, elden ele geçerek okunur, okutulur ve dinletilir. Kısacası sazla, sözle, muhabbetle Alevi-Bektaşi yolu sevdirilerek, öğretilir. 

Musahipliğin tüm ekonomik koşulları, ahlak kuralları, yükümlülükleri ve sosyal yaptırımları, birbirlerinin yaşamsal kefili, kardeşi olacakların kafalarına bir bir kazınır. Öyle ki, musahip adayları, daha ikrar verme töreninden geçmeden, birbirlerini

“kardeşlik, bacılık” diye çağırmaya başlamışlardır. 

Bundan sonraki üç aşama, yani tercüman kurbanı kesme, pir huzurunda ikrar verme–yola girme töreni ve dolu içme–lokma yeme, “Görgü cemi” yapılırken peşpeşe gerçekleştirilir. Musahip olacak gençler bir yıl boyunca ırgatlık-işçilik yaparak ya da bağını-bahçesini iyi işleyip kaldırdığı ürünü satarak, para kazanır. Kurbanlık koçun parasının; mürebbisine, rehberine ve pirine vermeleri gereken hakullahın kendi kazançlarından ödenmesi ilkesi esastır. Ancak adaylar kazanamıyacak kadar yaşça küçüklerse, bu masrafları ana-babaları; birinin yoksa diğerininki, ikisinin de yoksa ebeveyn vekilleri üstlenir. 

Çoğu kez kurbanlık koçlar, henüz kuzuyken alınıp, beslenerek büyütülmüştür. Evlilik koşullu musahip tutma, aynı zamanda bir aile kuracak, bir ev çekip çevirecek duruma gelindiğinin göstergesidir. Musahip olacak çiftler, bir veya iki kurbanla da meydan açsalar, harcamalar ortaktır. Musahiplikte ortakçılığın başı, kurbanla başlar. 

Öyle sanıyoruz ki – bizim de başımızdan geçtiği gibi – çocuk ve yeni yetme yaştakiler musahip olurken, koç yerine Cebrail diye adlandırılan horoz tercüman kurbanı olarak meydana geliyor. Yola girecek musahiplerin kurban aşından “hak lokmasını”, cemdeki tüm canların yiyerek dua etmeleri, razılık vermiş olmaları söz konusudur. Dolayısıyla, törenlerin sonunda da yenmiş olsa, yola kabul edilmenin önemli göstergesidir. Çünkü, kabul edilmeyenin ne dolusu içilir, ne de lokması yenir. 

Musahip olacak çiftler, gönülleri aklanmış, kafaları aydınlanmış olarak, arılanmış-durulanmış dış görünümleriyle “Görgü cemi”ne girmeye hazırdır. Rehber, pir huzurunda dara durup, musahip olacaklar hakkında konuşarak onları tanıtır. Pirden izin ister. Cemi yöneten dede, oniki hizmet sahipleri ve cemde hazır bulunanlar, musahip adaylarının yola girmeye hazır oldukları yönünde çeşitli kanıtlarla ikna edilir. Tercüman kurbanı koç ya da Cebrail (horoz) meydana alınır. Pirin izni ile zakirler sazlarına düzen verip, ozanlardan üç nefes bir düvazimam çalar, söyler. Nefesler, ikrar verme, musahiplik tutma ve bunların kutsallığıyla birlikte, yükümlülükleri açıklayıcı içeriklidir. Törenin adı “Kurban tekbirlemesi” olduğundan, doğal olarak koç ve kurban üzerine de mutlaka bir nefes ya da düvazimam vardır: 

Akıl ermez yaradanın sırrına 

Muhammed Ali’ye indi bu kurban 

Kurban olam kudretinin nuruna 

Hasan Hüseyin’e indi bu kurban 

Şah Hatayi’m eder bilir mi her can 

Kurbanın üstüne yürüdü erkân 

Tırnağı tesbihtir kanı da mercan 

Oniki İmama indi bu kurban 

Dedenin duasından (kurban gülbankı) sonra, kurbancı baba, kurbanı kesmek için, dışarı alır. Kurban lokması, musahiplik törenleri ve görgü ceminin diğer hizmetleri bitinceye kadar pişirilip hazırlanacaktır. 

Elele tutup gidelim kardeş 

Muhammed Ali’nin yoludur bu yol 

Cümlemiz bir vücut olalım kardeş 

Muhammed Ali’nin yoludur bu yol 

Mürşidi kamilden guş eyle pendi 

Hıfzeyle gönlünde hernekim dedi 

Cem olup erenler meydane geldi 

Muhammed Ali’nin yoludur bu yol 

Erenler yoluna gitmek böyledir 

Babında Mihrabi kuldur köledir 

Derdiğinden cemet erenlere ver 

Muhammed Ali’nin yoludur bu yol 

Güzel Şahtan bize bir dolu geldi 

Bir sen iç sevdiğim bir de bana ver 

Hünkar Hacı Bektaş Veli’den geldi 

Bir sen iç sevdiğim bir de bana ver 

Payım gelir erenleri payından 

Muhammed neslinden Ali soyundan 

Kırkların içtiği engür suyundan 

Bir sen iç sevdiğim bir de bana ver 

Arkasından aşçı, kurbancı ve meydancının yardımlarıyla sofralar açılır; musahiplerin kurban aşı “Hak lokması” gelir. Birlikte yenilen lokmanın da belirli kuralları vardır; dualar gülbanklar okunur, destursuz lokma yenmez. Önemli olan, tercüman kurbanı payından, her canın tatmasıdır. O, dualıdır ve rıza lokmasıdır. Böylelikle toplum onlarla bütünleşmiş, bir can bir vücut olmuşlardır. 

4. Sonuç 

İkinci kez dünyaya gelme anlayışı içerisinde, artık yol oğlu olmuş musahipler, toplumlarıyla çözülmez bir inançsal akrabalığın içine girmişler,talip ve pir ayrıca müsahip olmuş kardeşler bağlı oldukları (DERGAH, TEKKE, OCAK) bu ulvi makamlarda ikrarı yani EVLİYA varsa ,EVLİYA,ŞEHİT, YATIR,DERNEK,VAKIF ve CEM EVİ DEĞİLDİR.Evliyalar bulunan makamlar DERGAH’tır .Günümüzde Tekke ve Zaviyeler Kanunundan dolayı ev olarak kullanılmaktadırlar.İşte müsahip lere ikrar verildiğnde ancak ikrar olan canlar bu dergahlarda evliyaların huzurunda hakikatte ve tasavvuf ta o mübarekler kabülünde o dergahların postnişi piri yani dedesi tarafından kabul edilir ve erkanı yürütülür.Zaten olayın temelinde dedeler bu dergahlarda ki pirden destur almadan, pirlikleri tasdik olduktan sonra gönderildiği bölgelerdeki talipler  bu  pir’e–dedeye dergahlardan almış oldukları islami kuran-ı-kerim ilmi ve ehlibeyt edep ve irfanını göstereceklerdir. Böylelikle, taliplerin oluşturduğu bu “yol akrabalığı” düzeninde (mürebbi, musahip, rehber, yol talibi, pir) oluşan komünal yaşamı benimsemiş küçük toplumsal birim, mürşite–dedeye bağlı ve onun talipleri olan diğer pirlerin–dedelerin çevresiyle genişleyen daireler halinde daha büyük topluma ulaşır. Sonunda Hacı Bektaş Veli’yi temsil eden büyük mürşitin (mürşid-i kâmil) tepede bulunduğu bir toplumsal akrabalık düzeni yaratılır. Tüm kültürel, inançsal ve toplumsal değerleriyle musahiplik, hep birlikte ortaklaşa üretip, ortaklaşa tüketen; eşitlikçi ve sevgi birliğinde temellendirilmiş paylaşımcı bir düzenin kurumudur. 

 

Musahiplik, Kirvelik ve Sünni Evliliklerinde

uygulamalar:

 

Musahip evliliklerinde yedi kuşak dikkate alınmıştır. Bu uygulama bu güne kadar gelmiştir. Ancak günümüzün değişen koşullarını göz önünde bulundurduğumuz zaman bunun takibi ve uygulaması zorlaşmıştır. Yedi kuşak dikkate alındığında insan ömrü altmış sene üzerinden hesap edilirse yedi kuşak dörtyüzyirmi seneye tekabül ediyor. Günümüzde ise üç veya dört kuşağa kadar takip edildiği görülmüştür. Alevilikte kirvelik kurumuna baktığımızda Kuran’da kirveliğe ait ismen bir atıf yoktur fakat ahitleşme ikrar ayetlerine dayalı bir yapı olduğu görülür. Alevilikte kirve ikrardır ve çok saygı gören bir kurumdur. Aynı zamanda sosyal bir olguyu da beraberinde getiren bu yapı toplum da barışık yaşamayı ve dostluğun gelişmesini sağlamış, böylelikle kan davalarının önüne geçilmiştir.

 

Bu sosyal olguya Dedeler ve mürşitler önderlik etmiştir. Kirve evliliklerinde yedi kuşak aranmaması gerekir. Burada üç kuşak esas alınmalıdır, bu üç kuşak Baba, oğul ve torunu kapsar kirvenin kardeşlerine gelince  erkek kardeşi ve  çocuklarını bağlar, kız kardeşler ikrara dahildir. fakat evlendikten sonra onun çocuklarını bağlamaz.  yedi kuşak sınırının getirilmesi toplumda evlilik konusunda ciddi sıkıntılar meydana getirmiştir. Bu erkânlara yeniden değinmemiz günümüzde toplumsal yaşanılan sıkıntıların önünü açmaktır işlemeyen yasa hem toplumun önünü tıkar hem de çözüm üretmeye dayalı bir anlayış olmaz. Alevi, Sünni evliliklerine bakıldığında Alevi kızların Sünnilerle yaptığı evliliklerde yüzde doksan inançsal ve kültürel anlaşmazlıklardan dolayı evlilikler boşanmayla sonuçlanmıştır. Çünkü Alevilerin üzerindeki yoğun baskı ve karalamalar bu evliliklerin yıkılmasında etken olmuştur. Alevilerde genel olarak Sünnilere kız verilmemiştir. Bunun iki nedeni vardır. Birincisi Aleviler Ehlibeyte ikrar vermiştir. Ehlibeyte ikrarı olmayan ve sevmeyenlere kız verilmemiştir. Buna da Alevilikte “Tevella” ve “Teberra” denmiştir. Yani Ehlibeyti seveni sevmek sevmeyenden uzak olmak vardır. İkincisi ise kültürel uyumsuzluk ve Alevi kızlarına yapılan baskılardır. Yaşanılan vakalar buna kanıt olmuştur. Alevilerde Sünni’ye giden kızlar düşkün edilmiştir. Ancak kızın evlendiği kişi ben Alevi inancını benimsiyorum ve Ehlibeyte bağlanmak istiyorum derse, o kimseyle yapılan evlilik onaylanır. Ve bu kimse ikrar verip Alevilik yoluna girer.

 

Sünnilerden alınan kızlara gelince evlenecek kişi evleneceği kıza inancını erkânını öğretir ve kız kabul ettiği takdirde, Alevi erkânına dayalı bir uygulamayla evlenir ve yola kabul edilmiş olur. Eğer kendisi kabul etmezse Alevilikte zorlama yoktur. Bir Alevi kızı annesinden babasından izinsiz evlenirse ve ailesini dikkate almazsa kızın ailesine her hangi bir yaptırım uygulanmaz kız düşkün edilir. Eğer annesi babası kızını kendi rızası ile verir ve düğün yaparsa kızın anne babasına yolun hukukuna göre yaptırım uygulanır.



Kaynaklar 

Aytekin, Sefer (Haz.): Hacı Bektaş Veli: Makalat. Ankara 1954. 

Corbin, Henry: Temps Cylique et Gnose Ismaelienne. Paris l982. 

Daftary, Farhad: The Ismailis, Their History and Doctrines. Cambridge University Press 1992. 

Engineer, Asghar A.: The Origine and Development of Islam. New Delhi 1980. 

Hamidullah, Muhammed; Tuğ, Salih (Çev.): Resulullah Muhammed. İstanbul 1992. 

Kazım Balaban:Ehlibeyt’ten Dersime (Baba Mansur Kur Hüseyin Dergahı) 2006 Karer /Bingöl

Cem Vakfı Sitesi : http://www.cemvakfi.org/ İstanbul


Heyet (Haz.): İmam Caferi Sadık Buyruğu. İstanbul 1989. 

Mélikoff, Irène; Alptekin, Turan (Çev.): Uyur İdik Uyardılar: Alevîlik-Bektaşîlik Araştırmaları. İstanbul 1993. 



-------------------------------------------------------------------------------- 

1. Daftary 1992: 137. 

2. Corbin 1982: 149-150. 

3. Harati, Muhammed Rıza b. Sultan Hüseyin; Ivanow, I. W. (ed.): Kelam-ı Pir: A Treatise on Ismaili Doctrin. Bombay 1935

MUSAHİPLİK ERKÂNI

MUSAHİPLİK CEMİ

 

On iki hizmet sahipleri görevlerini almışlardır. (Tezekkâr hizmeti musahiplik erkânı içerisinde yapılacaktır.) Tövbe duasına başlamadan önce musahip olanlar meydana alınır, sorguları yapılır ve musahiplik erkânı bitirildikten sonra ceme kalındığı yerden devam edilir ve bitirilir.

Rehber dört canı hazırlamıştır. Musahiplikle ilgili ayetleri okumuş, biat gülbankını vermiş, kemerbestlerini bağlamış, tevella ve teberrayı anlatmış, tarikat aptesini aldırmıştır. Kul hakkının rızalığı alınmıştır.

Dört can, rehberleri sağ başta el ele vererek (yaşı büyük olan sağ başta, diğerleri yan yana dizilmiş) cemevinin kapısındadırlar.

Gözcü: “Hayır himmet pirim! Musahip olmak için huzura gelmek dilerler.”

Dede: Himmet pirden olsun, kadem getirdiniz, buyurunuz..”

Rehber musahip olan canlarla cemevine, yani meydana girer:

“Esselam-u aleyküm ey şeriat erenleri!”

Dede: “Aleyküm selam ey şeriat yarenleri, ey Hakk’ın rızasını kazanmak için Hakk’a teslim olmak dileyenler... Bir adım ileri, göresiniz Hakk didarı.” (Dede, her kapının selamında, dört kapıyı kısaca anlatır.)

Rehber hep birlikte bir adım daha atar ve durur:

“Essalam-u aleyküm ey tarikat dervişleri!”

Dede, aynı şekilde selama karşilıkta bulunur. Rehber, her selamdan sonra birer adım atarak, devam eder:

“Essalam-u aleyküm ey marifet kâmilleri!”

Dede selamı alır. Rehber:

“Essalam-u aleyküm ey hakikat pirleri!”

Dede: “Aleyküm selam ey hakikat yolcuları! Ey Hakk’ın rızasını kazanmak için Hakk’a teslim olmak dileyenler…”

Postun (Seccadenin) üzerine kadar gelinmiştir. Rehber dara durarak duasına başlar:

“Ey Rabbimiz! Öz benliklerimize zulmettik. Eğer bizi affetmez, bize acımazsan elbette ki hüsrana uğrayanlardan olacağız.”

 

Devamla: Allah, Allah!

Eli erde, yüzü yerde, özü darda, Hakk – Muhammed-Ali yolunda, erenler meydanı, Pir Divanı’nda, canı kurban, teni tercüman, Ehlibeyt-i Âl-i Âba’nin dostlarına dost, düşmanlarından beri olmak kavliyle, ikrar vermek üzere, yalın ayak, yüzü yerde, özü darda Cem erenlerinin izniyle, Hakk-Muhammed-Ali`nın yoluna, canı kurban, teni tercüman ederek gelmişiz.

Hakk’ı görmüş, yolu hak bilmiş, Nesim’i gibi yüzülüp, Mansur gibi asılıp, Fazlı gibi borçtan kurtulmak dilerler.

Himmeti pire niyaz ederler. Allah Eyvallah Pirim!

Dede: “Kademiniz mübarek, Hakk - Muhammed - Ali yardımcınız olsun. Geldiğiniz yoldan, durduğunuz dardan hayır, himmet göresiniz, Pir divanında utanmayasınız. Hakikat kapısının sırrına vâkıf olasınız. Gerçeğe Hû!”

Dört can ve rehber niyaz ederek seccadeye edep erkân ile otururlar. Rehber teslim ayetini okur ve pire teslim eder:

“Allah ve melekleri, peygambere çok salâvat getirirler. Ey müminler! Siz de ona salâvat getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin.”

 

Tüm cemaat salâvat verir

 

 Dede: Eyvallah canlar! Şu anda ‘ölmeden önce ölmek’ üzere, davanızı mahşere bırakmadan Hakk’ın ve halkın huzurunda özünüzü dara çekmis bulunuyorsunuz.

İkrarınıza sabit ve kadem olacak mısınız?

Talibler: “Allah Eyvallah!”

Dede: “Allah Eyvallah kapısı nedir?”

Musahip canlar: “İkrar, iman.”

Dede: İkrar ve iman ile ilgili yüce kitabımız şöyle buyuruyor: “Esirgeyen Bağışlayan Allah’ın Adıyla!

Hani Allah, peygamberlerden: “Ben size Kitap ve hikmet verdikten sonra nezdinizdekileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz” diye söz almış, “Kabul ettiniz ve bu ahdimi yüklendiniz mi?” dediğinde, “Kabul ettik” cevabını vermişler. Bunun üzerine Allah, “O halde şahit olun; ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim” buyurmuştur. “Vereceğiniz ikrara yüce Allah şahit olsun.”

Devamla: “Ey Muhammed-Ali yolunun yolcuları! Bu cemden, dışarıdan veya sonradan birisi gelip, sizden istekli olup, Hakk, hukuk talep ederse, hakkında da haklı ise helalleşmeye razı mısınız?”

Musahipler: “Eyvallah pirim! Döktüğümüz var ise dolduracağız, ağlattığımız var ise güldüreceğiz, eğer üzerimizde kul hakkı var ise helalleşeceğiz. Kulun hakkıyla ulu divana gitmeyeceğiz. Burada ölmezden evvel öleceğiz.”

Dede cemaata dönerek:

“Canlar! Hakk’ın huzurundaki dört can “mahşer davası”nı burada vermek üzere özlerini dara çektiler. “Döktüğümüz var ise dolduracağız, ağlattığımız var ise güldüreceğiz, yıktığımız var ise onaracağız” diyorlar.

Bu canlardan razı mısınız? (Üç kere sorulur.)

“Kul kuldan razı olursa, Allah da o kuldan razı olur.”

Bu meydan, Hakkın tecelli meydanıdır. Haklı hakkını alsa gerektir. Dilinizdeki bizim, kalbinizdeki sizindir.”

Dede, musahiplere dönerek: “Eyvallah canlar! Sizleri sizin özünüze teslim ederek soruyorum: “Ey Hakk’a dosdoğru giden yolun yolcuları! Geldiğiniz yolda, durduğunuz darda, vicdani ve ahlaki nefsinizi dara çekerek, doğru söyleyin ve hatalarınızı beyan eyleyin. Dilinizdeki bize, kalbinizdeki size, ikrar vererek arınmak için nefsinize hâkim olabilecek misiniz?

Talipler: “Allah Eyvallah!” derler.

Dede: “Elinize, dilinize, belinize, aşınıza, işinize sahip çıkıp, birbirinizin eşlerini dünya ahret bacı olarak görüp ikrar eder misiniz?”

Talipler: “Allah eyvallah…”

Dede: “Çünkü musahip, musahibinin eşine ve ailesine kem gözle baksa derdine derman yoktur. İki cihanda da yüzü karadır ve yol düşkünüdür. Bir musahibin düşkünlüğü diğerinin de düşkünlüğüdür. Onun için birbirinize sahip olabilecek misiniz?”

Talipler: “Allah eyvallah…”

Dede: “Elinizle, dilinizle, belinizle hiç kimseye zarar vermeyeceğinize, kimseye kin, zarar ve kötülük etmeyeceğinize, kimsenin namusuna, malına, mülküne kötü gözle bakmayacağınıza, kalbinizle iman, dilinizle ikrar ediyor musunuz?”

Talipler: “Allah eyvallah…”

Dede: “Kuran’ı azimüşşan hak mıdır?”

Talipler: “Allah eyvallah…”

Dede: “Musahiplik hakkı, hak mıdır?”

Talipler: “Allah Eyvallah!” (Musahipler tüm sorulara bu cevabı verirler.)

Dede: “Dört kapı, kırk makam hak mıdır?”

…”

-“Yedi farz, üç sünnet hak mıdır?”

…”             

-“Mürşit, pir, rehber kapısı hak mıdır?”

…”

-“Muharrem orucu, Hızır orucu hak mıdır?”

…”

-“Vatan borcu hak mıdır?”

…”

-“Ana ve baba, ata hakkı hak mıdır?”

....”

-“Kırk sekiz cuma hak mıdır?”

…”

-“Haktan şaşmayasınız, Hakk yardımcınız olsun.”

Musahipler secde ederek otururlar.

Dede devam eder: “Ey tarikat yolcuları! Bu yol demirden leblebi, ateşten gömlektir. Bu yola “gelme gelme, dönme dönme, gelenin malı, dönenin canı” dır. Geldiğiniz Ali yolu, durduğunuz Mansur Darı, gördüğünüz Hakk didarıdır. Hakk cesedinize can, gönlünüze iman verdi ve irfaniyet (minhac) yoluna girmeyi nasip eyledi. Bu yola iman edip, ikrar verip, ahdinize sadık kalacağınıza, Allah’ın birliğine, Hz. Muhammed’in Nübüvvetine, İmam Ali’nin Velayetine, Ehlibeyt’in soyu hürmetine yemin eder misiniz?”

İkrarınıza yer gök şahit olsun mu?

Talipler: “Yer ve gök şahit olsun. Yemin ve ahd ederiz.”

Dede devam eder: “Yüce kitabımız da buyurur ki; artık kim bu “ikrar”dan sonra “hakikatten” yüz çevirirse, işte o gibiler fasıkların tâ kendileridir.”

Dede cemaata dönerek: “Ey cemaat! Sizler de bu dört canın aht’ına ve ikrarına Allah için Yarın ulu divanda şahitlik eder misiniz?”

Cemaat: “Biz şahidiz, Allah da şahit olsun.” derler.

Dede: “Ey Allah’ın indinde ikrar vermiş canlar! İkrar verdiniz. Döktüğünüz olursa doldurun. Ağlattığınız olursa güldürün. Yıktığınız olursa kaldırın. Doğru gezin. Can incitmeyin. Mürşidinize teslimi rıza olun. Yalan söylemeyin. Haram yemeyin. Zina etmeyin. Elinizle koymadığınız şeyi almayın. Gözünüzle görmediğiniz şeyi söylemeyin.

Elinize, dilinize, belinize, aşınıza, işinize, eşinize sahip olun.

Külli irade Allah ise, cüzi irade sensin.

Seni, senden aldık ve seni, sana teslim ettik.

Sen sana şimdiden sonra sahip ol. Vicdanının emrinden çıkma. Nefs için şeytana sakın uyma.

İkrarlarınız Muhammed Ali’nin ikrarı gibi olsun.

Gerçeğe Hû!.

İkrar ve sorgu bitmiştir. Teslimiyet makamına gelinmiştir.

Dört can başını secdeye koyarak üzerlerine beyaz bez (Kefendir, ölmezden evvel ölmenin sırrı budur) örtülür. Dede ellerini dört canın üzerine koyarak duaya başlar:

Esirgeyen Bağışlayan Allah’ın Adıyla! “O Seninle el tutuşup sözleşenler var ya. Onlar gerçekte Allah ile beyatlaşıyorlar. Allah’ın eli, onların eli üstündedir. Kim Ahd’ı bozar, döneklik ederse, kendi aleyhine döneklik etmiş olur. Ve kim Allah’a verdiği sözde vefalı davranırsa, Allah ona büyük ödül verecektir.

“Ey Muhammed! Allah inananlardan, ağaç altında sana baş eğerek el verirken, ant olsun ki hoşnut olmuştur. Gönüllerinde olanı bilmiş ve onlara güvenlik vermiştir. Ele geçirecekleri bol nimetleri bahşetmiştir. Allah bilendir, hâkimdir.”

“Bismillah ve Billah Tevekkeltü Taalallah.

Lâ havle velâ kuvvete illâ Billâhhül Aliyyül Azim.“Sadak Allahül Aliyyül Azim.”

(Evirip çeviren, kuvvet ve kudret sahibi olan ancak Allah’tır. - Hadis)

 

Allahü Ekber. Allahü Ekber. Lâ ilâhe illâllah-u vallah-u Ekber. Allah-u Ekber. Velillahi Hamd.

Lâ Fetâ İllâ Ali, Lâ Seyfe İllâ Zülfikar.

Maddi ve manevi Hakk yolundaki emeklerimizin kabul edileceğini müjdeleyen ayetin gösterdiği yolda gitmemiz için sizin himmetinize sığınırız, Ya Muhammed, Ya Ali.”

Lâ ilâhe illâllah, Hak Birsin, Muhammed’ün Resulullah, Ali’yyün Veliyullah, Ehlibeyt-i Keremullah. Mürşidi Kâmilullah, Şefaat eyle Ya Resul Allah.

Ey İlahi! Âlemlerin Rahmeti Hz. Muhammed Mustafa ve ona indirmiş olduğun yüce Kuran ve ihsan eylediğin yüce dinin hürmetine; Evliyalar şahı ve bir ismi "Lâ Fetâ illâ Ali” olan Hz. İmam Aliyyü’l Murtaza;

Hz. Haticetü’l Kübra, Hz. Fatimetü’z Zehra, Hz. İmam Hasan Hulk-i Rıza ve Şehitler Sultanı İmam Hüseyin ve diğer imamların, dört büyük melaikenin ve cümle evliyanın, senin indindeki yücelikleri ve büyüklükleri Hakk’ı için ve şu anda senin rızan için musahip kavline giren bu canların ikrarlarını kabul, amellerini makbul, muratlarını hâsıl eyle. Muhabbetlerini daim, her türlü gamdan, kederden ve elemden uzak eyle.

Muhammed Mustafa ve Aliyyü’l Murtaza’nın musahipliğine ve katarına ilhak eyle Yarabbi!

Hakk Erenler de kabul eyleye. Gerçeğe Hü!

Dedeye niyaz ederek ayağa kalkarlar. (Üstlerinden beyaz bez alınır) Dede de ayaktadır. Elinde Kuran sırasıyla el açıp, önüne gelen musahiplerin ellerine Kuran ile dokunarak mümin canlara şu duayı verir:

Esirgeyen bağışlayan Allah’ın adıyla! “Ey Muhammed! de ki; size tek bir öğüdüm vardır. Allah için tek tek kalkın. İkişer ikişer bana gelin.”

Kur’an ile açılan ellere sürülür:

 

 

“Hal Erenler halidir.

Yol Erenler yoludur.

Gafil olmayın gaziler.

İnen üstat elidir. Üstad-ı Ali, İzni Halife.

Destur Ya Allah, Ya Muhammed, Ya Şah-ı Merdan, Ya Kuran.”

der ve Kuran’la biatını alır: “Allah - Muhammed - Ali.” (Üç kez tekrarlar.)

Dede duasına devam ederek: Altından geçenin, suyundan içenin, dertlerine derman olasın Allah. Burada sorulan ulu divanda sorulmaya Allah. Yunmuşlar pak ola, yardımcısı iki cihanda yüce Allah ola. Gerçeğe Hü!

Müminlerden sonra, Müslim bacılara sıra gelir. Onlar da el açarak dedenin önünde durur ve dede duasına başlar: “Elif Allah, Mim Muhammed, Cim Cebrail. Gökten indi nur. Ya Fatıma Ana bu bacıları yu.

Yunmuşlar pak ola. Münafıklar berbat ola.

Burada sorulan, ahrette sorulmaya.

Ehlibeytin katarına ve didarına nail olasınız.

Fatıma Ana da kılavuzunuz ola. Gerçeğe Hü...

Kuran’la ikrar alınır: “Allah-Muhammed-Ali” (üç kez Kuran’la avuç içine sürülür).

Böylece Musahiplik erkânı sona erer.

Not:(Musahiplik erkânı bitmiştir. Şerbet ikram edilir. Musahipler niyazlarını yaparak yerlerine otururlar. Normal cem seyrine devam etmektedir. Ve bu cem “AYN-ÜL CEM”dir. Cemin bir üst makamıdır. İkrarlı ve musahip olanların gireceği cemdir. Musahipler, kurban keserek (Bu kurbanı Yalnızca ikrarlı olanlar yiyebilir) ikrarları başlamış olur. Ruhlarımız, “Elest-ü Bezm” de ikrarlarını vermiştir.

Burada şunu da belirtmek istiyorum: Günün koşularına göre “erkân (tarik)” çıkarılabilir ve onunla da görülebilir.

Hz. Muhammed de “Secere-i Rıdvan” ağacından bir dal kopararak ikrar almıştır. Ve Fetih Suresi ayet 18 inmiştir. “Pençe-ı Ali Aba” dediğimiz el ile de ikrar alınabilir mi? Alınabilir. Çünkü Hz. Peygamber efendimizin yaptığını yapmak “sünnet” ise birinci Hudeybiye Biatı’nda elle ikrar alınmış ve Fetih suresinin 10. ayeti inmiştir. Bunu tartışmak inancımıza bir şey kazandırmaz ve sadece birliğimize zarar verir.

(Kurban tekbiri ve söylenmesi gereken kurbanla ilgili örnek bir duvazimam koyduk. Çünkü musahiplikte kurbanın yeri özeldir.Kurban erkanında gerekli açıklamalar yer almaktadır)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

NİKÂH ERKÂNI

 

 

EVLİLİK HİZMETLERİ

 

Kız isteme: Her iki ailenin tanışma, görüşmelerinden ve çocuklarının da olumlu kararından sonra, kararlaştırılan gün ve saatte uygun görülen yakınlarıyla birlikte kız evine gidilir. Evlenmeye karar veren gençler için nişan yüzükleri ve uygun görülen takılar karşılıklı olarak alınır.

Erkek tarafının aile büyükleri; toplanma maksatlarının hayırlı bir hizmet için olduğunu açıklar. Aileler arasında alınacak hediyeler için anlaşma sağlanır. Allah’ın emri ortaya konulduktan sonra, alınacak veya verilecek hediyeler yüzünden verilen sözden dönüş olmaz. Çünkü söz verme Alevilikte ikrardır. İkrarın da inkârı yolumuzca düşkünlüktür.

Anlaşma sağlanıp tamamlandıktan sonra, erkek tarafın temsilcisi veya babası, serilen postun üzerine edep erkân üzere oturarak kızı ailesinden ister;

Allah’ın emri, Peygamberin kavli, İmam Cafer-i Sadık Hazretleri’nin erkanı üzerine ve hazır bulunan cemaatin de şahâdetiyle (tanıklığıyla) kızınız… (Fatima’yı)… Oğlumuz… (Ali’ye) eş olarak istemeye geldik” diyerek dileğini ve isteğini üç kez beyan eder.

Kız babası veya vekili, cevaben;

Allah’ın emri başimızın tacıdır. Allah’ın emri, Peygamber’in kavli, İmam Cafer-i Sadık Hazretlerinin erkanı üzerine, hazır bulunan cemaatin de şahadetiyle (tanıklığıyla) kızımız… (Fatima’yı)… Oğlunuz… (Ali’ye) eş olarak verdim. Allah hayırlı eylesin” diyerek üç kez tekrar eder.

Her iki ailenin “Olur” cevabından sonra dede dua verir:

 

Bism-i Şah Allah, Allah!..

İlâhi Yarabbi! Senin yüce emrin, peygamberinin kavli, Ehlibeytinin erkanı üzerine hazır bulunan cemaatin şahadeti üzerine evlilik yolunda ilk adımı atan, yuvalarını kurmaya başlayan canların niyetlerini dergâhı izzetinde kabul, amellerini makbul, ikrarlarını kadim, muhabbetlerini daim eyle.

Ömürlerine bereket, vücutlarına sıhhat, yuvalarına saadet ve selamet ihsan eyle.

Her iki evladımıza ve ailelerine hayırlı ve uğurlu eyle.

Aralarında ki sevgi ve saygıyı sonsuz eyle.

Yuvalarını mutlu, nimetleri bereketli eyle.

Verdiğiniz ikrardan dönmeyesiniz.

Pir divanında utanmayasınız. Birbirinizden de usanmayasınız.

Yüce Allah gelecek kazalardan, belalardan da emin eyleye.

 

 

Ehlibeytin katarından ve didarından da mahrum eylemeye.

Duası bizden, kabulü de Allah’tan ola.

Gerçeğe Hü…

Allah rızalığı için, bu ikrarın her iki aileye ve çocuklarımıza hayırlı ve uğurlu olması için… El Fatiha…

 

Duadan sonra aileler birbirleriyle niyazlaşırlar. Evlenecek çocuklar huzura gelir, nişan yüzükleri ve takılar takıldıktan sonra herkesle görüşürler. Kahve, şeker ikramı yapılır. Şerbet dağıtılır. Şerbeti içen çocuklarımıza dede: “Allah ağzınızı tatlı, gününüzü mutlu, ömrünüzü uzun ve sağlıklı eylesin” diye dua eder.

Kız isteme töreni böylece sona ermiş olur.

 

 

 

NİKÂH

 

Evlenmeye karar veren çiftler, her iki taraf aileleri ile birlikte nikâh kıyılacak evde toplanırlar.Nikah kılınacak mekanda gerek  imam ali ve fatimetul zehranın nikahında hz.peygamberin yapmıs oldugu bal serbeti ve 12 İmam ve Kerbela Susuz Şehitleri  aşkına şerbet yapılır ve yine bu değerler aşkına 12 adet mum yakılarak nikah erkanına başlanır. Nikâh; ömür boyu birlikte yaşayacaklarına dair birbirlerine verilen sözdür, yani ikrardır. Alevilikte boşanma yoktur. Eşini boşayanlar, düşkün sayılmaktadır. İnsanlar sadece kendileri için yaşamaz, başkalarının mutluluğu ve huzuru için de yaşamalıdır. Ailesi ve çocukları ile birlikte yaşar onlarla birlikte mutlu olur. Yüzyılımızda birbirine düşman hayvanlar bile birlikte yaşamayı becerirken kendisine insanım diyenlerin birlikte yaşamı becerememesi kendilerinin ayıbı olacaktır. Boşanmak belki onlar için çare olacaktır, ama onlardan doğan çocukların geleceklerini de düşünmek lazımdır. Bugün sokaklardaki sahipsiz çocukları düşündüğünüz zaman ne demek istediğimizi daha iyi anlarsınız.

Önce devletin resmi nikâhı yapılmalıdır. Çünkü her iki insanın da güvencesi odur. Alevilikteki nikâh bir duadır. Her iki ailenin de razılığı şarttır. Evlenmek; Allah’ın emri, Peygamberimizin kavli, inancımızın da erkânı ve beşeriyetin de gereğidir.

Yüce kitabımızda denir ki: “İçinizden bekârları / dulları evlendirin.”

Şu ayetlerde de; “Onun ayetlerinden biri de sizin için, kendilerine ısınasınız ve aranıza sevgi ve rahmet koysun diye nefislerinizden eşler yarattık” denir.

Sizleri çiftler olarak Yarattık

Alevilikte kıyılan nikâhta; “Ey Muhammed! Şüphesiz sana baş eğerek ellerini uzatanlar, Allah’a baş eğip, elvermiş sayılırlar Allah’ın eli onların eli üzerindedir, herkim bu ikrardan dönerse kendi zararına döner, herkim verdiği ikrarı yerine getirirse ona da sevap ve rahmet vardır.

Bunlar anlatıldıktan sonra dede nikâha başlar; Nikâh kıyılacak evde dedenin önünde serilen temiz bir seccadenin üzerinde gelin, dedeye göre sağ tarafta damat da sol tarafta aileleriyle birlikte edep erkân üzere otururlar.

Dede: Fahri Kâinat verelim Muhammed Mustafa ve Ehlibeytine Salâvat; Niyet ettik çocuklarımızın aht’ı nikâhlarını kılmaya. Allah günlerini sağlıklı, geleceklerini mutlu eylesin.

Hep birlikte tövbe duasını okunur:

Esirgeyen Bağışlayan Allah’ın Adıyla.

“Ey iman edenler! Etkili öğüt veren bir tövbe ile Allah’a yönelin. Umulur ki Rabbiniz, çirkinliklerinizi ve günahlarınızı örter ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere yerleştirir.

O gün Allah, Peygamber’i ve onunla birlikte inananları utandırmayacaktır. Onların ışığı önlerinden ve sağ yanlarından koşup gelir. Şöyle derler; “Ey Rabbimiz! Işığımızı tamamla ve bizi bağışla! Sen her şeye kâdirsin. Her şeye gücün yeter.”

Eksikliklerimize tövbeler olsun; tövbe Günahlarımıza Estağfurullah, Estağfurullah, Estağfurullah.

Allahümme Yarabbi! Benlikten, yaramazlıktan, kibr-i hasetten, gönlümüzle, gözümüzle, kalbimizle, dilimizle, cemi azalarımızla yapmış olduğumuz günahların cümlesine bir daha yapmamak kaydıyla tövbe günahlarımıza Estağfurullah, Estağfurullah,

Estağfurullah.

Tövbe ettik, pişman olduk, döndük senin ululuğuna, yüceliğine, rahmetine ve birliğine sığındık. Her türlü kazayı, belayı, acıyı, afeti, tufanı, gamı, gaseveti def etmeye, günahları affetmeye kadirsin. Af eyle, ey Yüce Allah’ım.

Merhametin sonsuzluğuna sığınarak, kul beşerdir hata işler, sultan olan da bağışlar niyetiyle, özümüzü dara çekip, tövbe edip sana yalvarıyoruz., tövbe günahlarımıza… Estağfurullah, Estağfurullah, Estağfurullah.

 

Dede devam eder:

Resmi nikâhlarınızı tamamlamış, dini nikâh akdinizi yerine getirmek üzere burada bulunuyorsunuz. İyi günde, kötü günde, hastalıkta ve hoşlukta birbirinizi sayacağınıza, ölüm sizi ayırana dek iyi geçinip hiç ayrılmayacağınıza, sizlerden doğan çocuklarınıza iyi bir anne ve baba olacağınıza söz verip aht edeceksiniz.

Şu anda anne ve babalarınız dâhil kimsenin etkisinde kalmadan özgür iradenizle karar vereceksiniz. Boşanmak bizim yolumuzda ve erkânımızda yoktur, kötü bir fiildir. Çünkü yolumuz; “Öl ikrar verme, öl ikrarından dönme” diyor.

 

Dede önce geline sorar:

 

Şimdi kızım sana soruyorum; “Seni Allah’ın emri, Peygamber’in kavli,Kuran-ı Azımşanın sırrı ve  Fatime tül Zehra nın izdivacı, binbir mühürü mecelli ve  İmam Cafer-i Sadık Hazretleri’nin erkânı üzerine, hazır bulunan cemaatin şahadetiyle (tanıklığıyla) seni eş almak isteyen….. oğlu….. yı, eş olarak kabul edip aht ediyor musun?

Ömür boyu birlikte yaşayacağınıza, birbirinizi seveceğinize, hastalıkta sağlıkta, iyi ve kötü günlerde birbirinize destek olacağınıza söz verip, ikrar ediyor musunuz?

 

(Üç kere aynı soru sorulur ve yanıt alınır.)

 

Dede aynı soruyu damada sorar ve ondan da onay aldıktan sonra, anne ve babaya sorar:

“Ana ve babalar sizlerde razı mısınız? Bu evliliği onaylıyor musunuz?”

Anne ve baba: “Razıyız ve de onaylıyoruz.”

 

Dede cemaate sorar: “Ey cemaat! Bu evliliğe şahadet eder misiniz?”

Ana, baba ve tanıklar onayladıktan sonra dede; “Allah Muhammed Ali bu nikâhı mübarek ve hayırlı eylesin, sizleri birbirinize eş olarak nikâhladım, her iki aileye de hayırlı, uğurlu olsun.”

Dede, evlenecek çocukları el ele tutuşturarak dara kaldırır ve duasını verir. (Aileler yerlerinde otururlar.)

Bism-i Şah Allah, Allah!..

İlahi Yarabbi! Kıydığımız bu nikâhı ve bu birlikteliği mübarek eyle.

Eşlerin ömürlerini uzun, sağlıklı ve mutlu eyle.

Dildeki dileklerine gönüldeki muratlarına vasıl eyle.

Yuvalarını mutlu, nimetleri bereketli eyle. Ailenize, yurdumuza, ulusumuza hayırlı evlatlar nasip eyleye.

Aralarınızda ki sevgiyi ve saygıyı sonsuza dek daim eyle.

Ağızlarınız tatlı, günleriniz mutlu, ömrünüz uzun ve kutlu ola.

Soyunuz ve nesliniz de yeryüzünde daim ola.

Nikâhlarınız kadim, muratlarınız da hâsıl ola.

Verdiğiniz ikrardan dönmeyesiniz.

Pir divanında utanmayasınız.

Birbirinizden usanmayasınız.

Yüce Allah gelecek kazalardan, belalardan emin eyleye.

Gelinle-damadı ve buradaki kardeşlerimizi de iki cihanda aziz eyleye. Bu nikâh iki evladımıza ve ailelerine de hayırlı ve uğurlu ola.

Ömür boyu mutlu ve huzurlu olmalarını nasip eyleye.

Hz. Muhammed Mustafa ve Hatice-i Kibriya ve Hz. İmam Ali ile Hz. Fatma’nın nikâhlarının yüzü suyu hürmetine sizlerinde nikâhı kutlu, mutlu ve hayırlı ola.

Ehlibeytin katarından ve didarından mahrum eylemeye.

Duası bizden, kabulü de Allah’tan ola.

Gerçeğe Hü…

Allah rızalığı için, nikâhlarınızın hayırlı ve uğurlu olması için El Fatiha…

(Nikâhı kıyılan gençler önce yere secde ederler ve nikâhı kıyan dedenin elini öperler. Sonra da anne ve babalarının ellerini öperler. Tüm cemaatle görüşür ve niyazlaşırlar. Herkes “Tebrik eder” Nikâhta tamamlanmış olur.)

 

Not: Nikâh kıyıldıktan sonra hazırlanmış olan şerbet meydana getirilir. Dede, evlenecek çocuklara şerbet ikram eder.

 

Anlamı: Hz. Peygamber efendimiz, kızı Hz. Fatıma’yı Hz. Ali ile evlendirdiği zaman baldan şerbet yaptırıp, İmam Ali ile Hz. Fatıma’ya sunarak “Yaşamınız bu şerbet gibi tatlı ve mutlu olsun” diyerek dua eder. Çocuklarımızın da yaşamlarının şerbet gibi tatlı ve mutlu olması için dua edilir ve tüm cemaate şerbet ikram edilerek örf ve âdetlerimiz yerine getirilir. (Eşini boşayanlar yeni bir evlilik yaptıklarında dede nikâh kıymaz. Çünkü Alevilikte “Öl ikrar verme, öl ikrarından dönme” kuralı vardır. Verilen ikrardan dönülmez, boşanmış kişi düşkündür.(Ancak düşkün veya müşkülü olan boşanmış kişi bayan, erkek yeni bir evlilik yaptıklarında pir huzurunda düşkünlük ikrarı, cemi  yapıldıktan sonra arıtıp arındırılarak nikahı kıyılır.) Burda amaç kişinin yaptığı suçtan dolayı erkanımıza göre arzusu halinde tekrar yola erkana cezasının çektirilerek topluma kazandırılmasıdır.Pir Allah huzurunda yargılamaz, Ancak Allah insanı yargılar. Pir ve rehber ancak caydırcılık açısından ikinci bir defa suç işlenmemesi ve topluma kötü örnek olmaması için müşkülü olan kişi teslimiyeti görüldüğü taktirde hakikat erkanı vecibeleri ve doğrultusunda Allah huzurunda gereğini yerine getirir.Bir insan ömür boyu cezalandırılamaz, düşkünlük bölümünde koşulları açıklanmıştır.

DÜŞKÜNLÜK ERKÂNI

 

Bir toplum kendi ahlaki kuralları çerçevesinde yaşar, bundan dışarı çıkanlara, azanlara, yoldan sapanlara, yol düşkünlerine toplumsal bir yaptırım uygulanması gerekmektedir. Aleviler, devlet erkinin zayıf olduğu dönemlerde bile birliğini sağlamış, kan davası gütmemiş, Osmanlı kadısının önüne sorunlarını götürmemiş, devletin yasalarını boşuna işgal etmemiş, hapishanelere insanları tıkıp özgürlüğü elinden alınmamış, cezayı gönüllü olarak vicdanında uygulamıştır. Düşkünlük kurumuyla, ahlakın egemen olduğu bir toplum yaratılmış ve temiz toplum kurulmuştur.

Düşkünlük kurumu neticesi; sosyal hayatlarını dejenere etmeden, toplum düzeni sağlanmış, adaleti kendi vicdanlarında, gönüllerinde sağlamışlardır.

Bu kurum neticesinde, kişi veya kişiler hırsızlık yapmamış, zina etmemiş, eşini boşamamış, can incitmemiştir.

Düşkünlük kurumunun amacı; insanı ve insan haklarını korumaktır. Adaleti tecelli ettirmektir. Hayrın ve şerrin ayırt edilip, temiz toplum yaratmaktır.

Devlet yasalarının amacıda bu değil midir?

Bu inanç sayesinde barışık düzen sağlanmış, hoşgörü egemen kılınmış, cezalarla, yasaklarla başarılamayanı uhrevi olarak başarılabilmiştir. Yanlış yapan talip, mürşidinin önüne gelip, dara durmuş, özünü dara çekmiş, hatasını itiraf edebilmiştir.

Alevi İslam inancında ölüye talkın verilmez, diriye talkın verilmiştir. Kişi dünyalığını, yani yaşamını burada yaşıyorken pak etmiş, hakkını hak sahibine teslim etmiş, yüce Tanrı’nın divanına da yüzü ak, gönlü pak olarak çıkmıştır.

Burada önemli olan ahlakını yücelten, ruhsal değerlerini de yüceltecektir. Ondan hiçbir canlı incinmeyecek, bağışlayıcı olacak, helal kazanç sağlayacak, kendisinin ve ailesinin kursağından haram geçmeyecek, hatır gönül yıkmayacaktır.

Bu kurum sayesinde toplumsal disiplin sağlanmış ve temiz toplum yaratılmıştır.

Dünyamızın da ne kadar çok temiz topluma ihtiyaç olduğunu hep beraber özlem ve hasretle görüyoruz. Çağımızın en büyük problemi de budur.

Alevi toplumunun temel kurumlarından biri örf hukuku ve buna bağlı olan düşkünlük kurumudur. Bu erkân Alevilik yolunun yasalarını ve ahlaki kurallarını ihtiva eder. Bu uygulama resmi hukukun dışında gelişmiş olan ahlaki yaptırımlardır. Buna düşkünlük erkânı da denir. Alevilikte “ölmeden evvel ölün mahşer günü gelmeden hesabınızı verin. Ahirete kul hakkı ile gitmeyin. Eline, beline, diline sahip ol. Kimseyle alıp vereceğiniz kalmasın. Hak divanında alnınız açık yüzünüz ak olsun. Doğru dürüst, iyi huylu, mert gerçek erenler safına katılmış İnsan-ı kâmil olun. Halk sizden hoşnut razı olsun ki Hak da sizden hoşnut ve razı olsun.” İlkesi vardır. Kutbül aktab Hz. Hünkâr Hacı Bektaş Veli

“Ey canlar birbirinizi seviniz. Bilim hoşgörü, iyilik, konukseverlik, doğruluk, dürüstlük, sevgi sahibi olunuz. Gönül kırmayın, öfkenizi yenin. İyiliğe iyilik her kişinin işi, kötülüğe iyilik er kişinin işidir. Her düşünceye ve inanca saygı duyun. İyi şeylerle sevinç duyun, sıkıntıları da güleryüzle, sabırla göğüsleyin. Nefsinizle savaşmak en büyük savaştır. Bilerek bilmeyerek bir günah suç işlemişseniz, o suçtan pişmanlık duyarak, bir daha işlemeyeceğinize söz verirseniz, kendinizi arıtmış olursunuz. İnanç ve ikrarınızda direnmeli, sonunu düşünerek yalandan ve düzenden uzak durmalısınız. Elinize sahip olup hırsızlık yapmayın; dilinize sahip olup gönül kırmayın; kötü söz söylemeyin; belinize sahip olup başkalarının namusuna kötü gözle bakmayın. En kutsal ibadet çalışmak, doğruluk ve insan sevgisidir. Gündüz istekle dünya işine gece aşkla ahiret işine bakınız. Büyüklüğe kapılmayın, içiniz ve dışınız bir ve temiz olsun, hakkınız olmayan şeyleri değil istemek, el bile sürmeyiniz. Gözünüzle görmediğinizi ve kulağınızla duymadığınızı söylemeyiniz. Gördüğünüzü örtün, görmediğinizi söylemeyin. Kendisini arıtmayan başkasını arıtamaz…” demiştir. Alevilikte düşkünlük kurumunun amacı toplumsal düzeni ve barışık yaşamı sağlamak hem de kişinin kendisini kontrol altına alıp dört kapı kırk makam da olgunluğunu tamamlamak, kişiyi kötü huylardan sağaltmak temizlemek amacını taşır. Yolun kurallarına uymayan kişilere yolun hukukuna göre belli yaptırımlar getirilir. Hz. Muhammed’in yaşantısında buna benzer ahlaki yaptırımları görürüz. Tebük Savaşı’ndan kaçan üç kişi gelip. Hz. Muhammed’e suçlarını itiraf ederler. “Diğer bazıları da günahlarını itiraf ettiler. Bunlar iyi bir işle kötü olan diğer bir işi birbirine karıştırdılar. Belki Allah tövbelerini kabul eder. Çünkü Allah Gafurdur, Rahimdir.”

“Bunların mallarından bir kısmını al ki, onunla kendilerini temizleyip aklayasın. Onlara dua et, çünkü senin duan onlar için bir güvencedir. Allah işiten ve bilendir.”

Hz. Muhammed “Ey Müslümanlar! Bunlar doğruyu söyleseler de, evvelden biat ettikleri için bizim ile birlikte savaşa katılmamaları suç teşkil eder. Çünkü yaptıkları yemini, yaptıkları ikrarı yerine getirmediler. Onun için mallarının bir kısmını sadaka olarak alacağız. Affedilmeleri için fakirlere dağıtacağız. Elli gün bunlarla ilişkinizi keseceksiniz. Kimse bunlar ile konuşmasın, Allah’ın selamı verilmesin, evinize de sokmayın, evlerine gitmeyin ve hiçbir yardım yapmayın elli gün sonra gelir de tövbe ederlerse, Rahman ve Rahim olan yüce Allah gönülden yapılan tövbeleri kabul edicidir.”demiştir. Bunun akabinde gelir. “Eğer tövbe eder salât eder, zekât verirlerse, tekrar sizin din kardeşiniz olurlar. Bilen kişiler için uzun uzadıya açıklıyoruz.” Bu üç kişi cezalarını çektikten sonra affedilmeleri için geldiler.

“Andolsun ki Allah, içlerinden bir gurubun kalpleri kaymaya yüz yüz tuttuktan sonra, peygambere o güçlük saatinde ona uymuş olan muhacirlerle Ensar’a tövbe nasip etmiş, sonrada onların tövbelerini kabul buyurmuştur. Çünkü onlara karşı Rauf ve Rahim’dir/ geride kalan üç kişinin de tövbesini kabul etmiştir. Bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmiş, öz benlikleri kendilerini sıkıştırmıştı; Allah’ın öfkesinden kurtulmak için yine Allah’a sığınmaktan başka çare olmadığını fark etmişlerdi. Sonra onlara tövbe nasip etti ki, eski hallerine dönsünler. Hiç kuşkusuz Allah tövbeleri çok kabul eden, rahmeti sınırsız olandır.” Alevilerde düşkünlük erkânı Kur’an, Hz. Muhammed ve onun Ehlibeyt’inin uygulamalarına dayanarak oluşturulmuş ahlaki yaptırımlar ve yasalardır. İmam Cafer-i Sadık Erkânında veya Şeyh Safi buyruğunda bu yaptırımlar sistemleşmiş ve Alevi toplumunun hukuki yasaları olmuş bu güne kadar uygulana gelmiştir. Ancak günümüz ve içinde yaşadığımız toplum düzenine göre yeni bir uyarlamaya ihtiyaç duyulmaktadır.

 

DÜŞKÜNLÜK NE DEMEKTİR?

 

Düşkün kelimesinin anlamı, Alevi literatüründe “suçlu” demektir. Musahiplik ve görgü Erkan’ından geçmiş, ikrar vermiş, Hak, Muhammed, Ali yoluna talip olmuş fakat yolun ilkelerine uymayıp toplum düzenine zarar vererek suç işleyen talibe, “Düşkün” denir. Alevi inancına sahip olan, evladı Resul, Seyit soyundan da olsa, diğer taliplerden de olsa, musahip tutup ikrar vermemişse, bir pire teslim olup kendini topluma aklatmamış ise, Tevella ve Teberra yemini edip ikrar bent olmamışsa, Alevi terimi ile bunlara “Hamervah” denir. Yani yola intisap etmemiş, nefsi olgunluğunu tamamlamamış, olgunlaşmamıştır. Bu kimseler Yola girip ikrar vermemiş, musahip tutmamış görgü erkânına girmemiş ise düşkün edilemez. Bir kimsenin düşkün sayılabilmesi için daha önce musahip tutup, görgü Erkan’ından geçmiş olması gerekir. Eğer bu kişi ikrar verip yola girmek isterse bu güne kadar yaptıklarını, bir daha yapmayacağına dair yemin edip, işlediği suçları tamir edip gelmeli o talibe “Döktüğün varsa doldur, ağlattığın varsa güldür, birinin senin üzerinde hakkı hukuku varsa haklı kulun hakkını teslim et ondan sonra ceme gel” denir.

Kur’an da “Ey sükûna kavuşmuş benlik! Dön rabbine razı etmiş ve edilmiş olarak. Katıl kullarımın arasına gir cennetime.” Bunlar yerine getirildikten sonra ikrar verip, pir ve beraber yaşadığı toplumun içinde kendini aklatmış olmalı bundan sonra yolun hukukuna aykırı bir suç işlerse suçun mahiyetine göre yargılanır. İkrar ve yeminini bozduğu için bu kişilere düşkün denilmiştir. Ne yazık ki bunu bilmeyenler, birbirini suçlarken “düşkündür” diye suçlamaya kalkarlar ki, bu da yanlıştır.

DÜŞKÜNLÜĞÜ GEREKTİREN HALLER NELERDİR?

İnsan, günlük yaşantısını, çevresi ile devam ettirir. Yaptığı iyilikleri de kötülükleri de çevresinde beraber yaşadığı insanlara yapar. Eğer bu talip, musahip ise, musahip ve görgü erkânında tövbe ve yemin etmişse, ikrar vermişse, bu durumu çevresi bilmektedir. Muhammed, Ali’nin yoluna ikrar vermiş olan talip, yaşamının her alanında birlikte yaşadığı insanlardan, herhangi bir kişiye kötülüğü ve zararı dokunursa, örnek olarak hırsızlık, üfürükçülük büyüyle uğraşmak, faiz, yetim malı yemek, anaya babaya kötü muamele, zina, biriyle alay etmek, Fitne fesat, dedikodu, yalan konuşan ve yalancı şahitlik eden, emanete hıyanet eden, haram kazanç sağlayan, başkasının malına, namusuna göz diken bu ve buna benzer küçük ve büyük suçları işleyenleri rehberine, pirine veya mürşidine bildirirler. Çünkü bu suçları işleyenler toplumun barışına ve düzenine zarar vermiştir.

Bu gibi suçları işleyenleri rehberine, pirine veya mürşidine bildirirlerse, pir veya mürşit, rehbere haber verir ve bu olayı araştırmak için görevlendirir. Şikâyet zaten direk rehbere yapılmışsa rehber, pire ve mürşide haber verir, onların onayını alır. Hakkında şikâyet olan talibi, evvela etrafından araştırır ve gider talibi de dinler. Her iki tarafı da dinleyen rehber, hakkında şikâyet edilen talibin haksız olduğuna kanaat getirirse talibin, Hak divanına çekileceğini bildirir. Bundan sonra rehber, pire veya mürşide, talibin durumunu anlatır. Birlikte talibin ve davacı olan kişinin sorgulanmasına karar verirler ve müsait bir tarih tespit edilir.

Rehber, tespit edilen bu tarihi hem davalıya hem de davacıya bildirir. Sorgulama günü pir, rehber orada hazır bulunurlar. Ayrıca musahipli ve her yıl görgüden geçen canlar da bu sorgulama sırasında bu mecliste bulunurlar.

Bu kimseleri tanıyan ehli kâmil kimselerin de bu mecliste bulunması gerekmektedir. Bu iş için uygun bir evde bir irfan meclisi kurulur. Meydan açılır. Her iki tarafın tanıkları da hazır bulunurlar. Ancak sorgulanacak olan kimseler ve tanıklar, meydana alınmadan önce bu konu hakkında ehli kâmil kimselere bilgi verilir. Daha sonra davacıyı varsa şahitleriyle birlikte meydana alınır ve dara çekip doğru söyleyeceklerine dair yemin ettirip, ifadelerini alırlar.

Pir, bu kimselere: “Allah, ikiyüzlü erkek ve kadınlara ve inkârcılara, ebedi kalacakları cehennem ateşini hazırlamıştır. O, onlara yeter. Allah! Onlara lânet etsin. Onlara devamlı azap vardır.”

Pir bu ayeti okuduktan sonra bu kimselere, doğru söyledilerse, Allah, yardımcıları olsun, iftira ve bühtan ettilerse, ayetin anlamına uygun bir dua verir.

“Allah, Allah! Geldiğiniz yolda, durduğunuz darda, Ehli Beytin yolunda doğru durup, doğru konuştuysanız, Hak Muhammed, Ali yardımcınız olsun. Sizleri doğruluktan, doğru yoldan ayırmasın. Dilde dileğinizi, gönülde muradınızı versin. Eğer burada, bu yolda yalan edip iftira ettiyseniz, Ehlibeytin şefaatinden mahrum olasınız Doğruların Ali yardımcısı, Hızır kılavuzu olsun. Gerçeğe Hü…” der ve dardan indirir.

Suç derecesine göre, gerekirse davacı ile davalı ayrı, ayrı huzura alınırlar ve her ikisi de ayrı, ayrı dara çekilir ve yemin ettirilerek ifadeleri alınır. Varsa her ikisinin de şahitleri yemin ettirilerek dinlenir ve aynı Kur’an ayeti okunur. Bu darda yalan söyleyenin, iftira edenin büyük belalara uğrayacağı anlatılır. Suçlu oldukları anlaşılırsa bu kimseye dua verilmez.

Şikâyet edilen ikrarlı talip suçlu görülürse, suç derecesine göre, bir yıl, üç yıl, beş yıl veya on yıl cem veya cemaatlerden hiçbirine giremez. Kendisine selam verilmez ve selamı alınmaz. Evine gidilmez ve hiçbir kimse onu evine sokmaz. Maddi ve manevi hiçbir yardım yapılmaz. Ancak, bir cenazesi olursa, defnine yardım edilir. Vefat eden kimse için hazırladığı yemek dahi yenmez. Bunun anlamı, verilen zaman içersinde toplumun dışında vicdan hapsine mahkûm etmektir. Bu verilen ceza, orada kendisine açıklanır ve o saatten sonra düşkün olduğu kendisine izah edilir. Bu sorgulamayı yapan pirler ile ehli kâmil heyeti, bu talibin düşkün olduğunu bütün çevreye ilan ederler.

İşte, bir talibe ancak böyle bir aşamada düşkün denir. Yine de bu talip, verilen cezayı çektikten sonra, gelir de pire teslim olur tövbe ve yemin ederse, tekrar bir takım caydırıcı cezalar verilir. Bu kimse tekrar topluma kazandırılır. O güne kadar kırılan, yok olan itibarını tekrar kazanmış olur.

Alevi inancının temelinde, bir insanı fiziksel olarak öldürüp, yok etmek nasıl affedilmeyen bir suçsa, bir canlıyı keyfi için öldüren, ceme, cemaate alınmıyorlarsa, yaptıkları suç sayılıyorsa, bir insanı da toplumsal yaşantıdan dışlayarak, toplumdan tamamen tecrit etmek maneviyatını yok etmek o derece suçtur. Onun için verilen cezalar, bir zaman dilimine bağlanır. Ola ki, bir gün yaptığı kötülüklere nadim olur da, tövbe etmeye gelirse, tövbe kapısı her zaman açık bırakılır.

DÜŞKÜN OLANLARA VERİLEN CEZALAR

 

Birinci Dereceden Olan Hafif Suçlar: Komşular ve aileler arasında söz gezdirenler, başkasının kapısını, bacasını dinleyenler, yalan yere yemin edenler, ihbarcılık yapanlar, görmediğini gördüm, duymadığını duydum diyenler, komşularını, akrabalarını birbirine düşürenler, toplumsal suç işlemiş olurlar ve düşkün sayılırlar. Bir yıl erkâna alınmazlar. Komşu ilişkilerinden men edilirler. Bir yıl sonra gelir de pire teslim olurlarsa, aynen düşkünlük erkânı yürütülür.

Görgü erkânında yargılanırken, bu gibi suçların şikâyetçisi olan olursa, evvela mağdur olan istekliden özür dilenir ve razılık alınır. Toplumun huzurunda yarım veya bir saat darda bekletilir. Maddi olarak da toplumun yararına kullanılmak üzere bağış yaptırılır. Ayrıca kurban keserek topluma yedirilmesi sağlanır. Bu kararları da pir yine cemaatle birlikte verir. Bir daha bu suçları işlememesi için pir, cemaatinin huzurunda tövbe ve yemin ettirir. Tekrar yapmaması için kendisine nasihat eder.

 

İkinci Derecede Olan Suçlar: Askere gitmeyip vatani görevini yapmayanlar, Vergisini vermeyenler, kamu malına zarar verenler, ormanları yakanlar, haksız yere bir başkasına hakaret eden veya dövenler, suçludurlar.

Dövdüğü kişilerden özür dileyerek razılık alacaktır. Kimin malına mülküne zarar vermişse, onları onaracaktır ve zararlarını ödeyecektir. Bunları yaptıktan sonra gelip pirine teslim olursa, herkesten özür dilenir ve razılık alınır. Sağlık durumunun kaldırabileceği manevi bir ceza da cemaatin huzurunda uygulanır. Yine pirin ve cemaatin uygun gördüğü toplumsal hizmette kullanılacak maddi para cezası da verilir. Kurban kestirilir. Bir daha yapmaması için tövbe ve yemin ettirilir. Düşkünlük erkânında bütün suçlar için kullanılan yargı sistemi hep aynıdır. Bu, Alevi inancının bir yasasıdır, değişmez, değiştirilemez. Fakat suça göre verilecek cezalar değişir. En önemli tarafı da verilen manevi cezalar, toplumun karşısında uygulanmaya konuluyor ki, caydırıcı etkisini korusun. Maddi cezalar, toplum yararına kullanılacak yerlere yapılır. Bu cezaların toplum huzurunda uygulanmasında ki maksat, toplum tarafından affedilmesi içindir. Diğer suçlarda da uygulama değişmez. Yalınız ceza oranı değişir.

 

Üçüncü Dereceden Olan Suçlar: Yoksula, fakire faizle para verenler, faiz yoluyla başkalarını borçlandırarak, evini, tarlasını, malını, mülkünü elinden alanlar, yetim hakkı yiyenler, mürşit, pir, rehber ve musahibine olan ikrarlarını haksız yere bozanlar, görgü ve sorgu erkânından geçerler suçu sabit görülürse bu kişilerle belirli bir süreye kadar komşu ve akrabalık ilişkisi kesilir. Evine gidilmez, selam verilmez, yardım yapılmaz. Yaptığı suçtan pişmanlık duyup gelir de pire teslim olursa, haksız yere tefecilik ile aldığı malı, mülkü tamamen geri verir ve kendilerinden özür dileyerek, razılık alır. Bir yetimin hakkını yemiş ise, o malın tamamını geri vermekle beraber, uğramış olduğu zarara ve çektiği sıkıntılara karşı, ayrı bir bedel ödemek mecburiyetindedir. Az veya çok bu ödemeleri yaparak, o insanlardan razılık almalıdır. Manen kırdığı diğer makamlardan da özür diler, razılık alır. Toplumsal cezası da pirler ve cemaat tarafından daha önce anlattığımız gibi aynen verilir. Bu razılıkları alamazsa, toplum dışında kalması devam eder.

 

Dördüncü Dereceden Olan Suçlar: Bakire bir kızı zorla veya kandırarak iğfal etmiş, sonuçta da kendisi ile evlenmemiş, kızın geleceğini karartmış olanlar, bir başkasının nikâhlı karısını alıp yuva yıkanlar, eşine iftira ederek kendi nikâhını (yuvasını) bozanlar, zinaya yönelenler, büyük suç işlemiş olurlar. Bunlardan beş yıl komşuluk ve akrabalık ilişkisi kesilir ve evine gidilmez, selam verilmez, yardım yapılmaz. Beş yıl sonra, pişman olur da gelir pirine teslim olursa, iğfal ettiği kız bulunur, evlenmemişse onun ile evlendirilir veya ömür boyu maddi geçimini sağlayacak şekilde bir çözüm bulunur. Kendisinden razılık alınır, yıkmış olduğu yuvayı, yeniden bir araya getiremeyeceği için, onların ayaklarına giderek, muhakkak razılık almalı. Bunlardan razılık alabilirse tarikata alınır. Alamazsa, alacağı zamana kadar toplum dışı bırakılır. Eğer erkâna alınacak duruma gelirse, diğer toplumsal suçlarına da pir cemaat ile birlikte karar verir. Bu gibi suçlara verilen cezaların en uygununu ve toplumun vicdanını manevi yönden rahatlatacak cezalar uygundur.

 

Beşinci Dereceden Olan Ağır Suçlar: İstemeyerek, kazayla bir insan öldürmüşse, o öldürdüğü insanın birinci dereceden olan akrabalarına bedel öder veya hanımı ve çocukları varsa onların geçimini, tahsilini ebedi üstlenir. Yaptığı hatadan dolayı kendini onlara affettirir. Fakat karşı tarafa kendini affettirse de yolumuz gereği Hak binasını yıkmıştır. Onun için suçu ağırdır. yedi yıl bir evvelki suçlarda olduğu gibi, aynen toplum dışında tutulur. Yedi yıl sonra gelir de pire teslim olur, birinci derecedeki akrabalarından razılık alabilirse, ondan sonra erkâna alınır. İnancımızın ve erkânımızın öngördüğü ağır cezaları pirler, cemaatle birlikte karara bağlarlar. Razılık alamadığı müddetçe, aynen diğer suçlarda öngörüldüğü gibi toplumun içine alınmaz. “Yanlışlık hali müstesna, bir müminin bir mümini öldürmesi olacak şey değildir. Yanlışlıkla bir mümini öldürenin, özgürlüğü elinden alınmış bir mümini özgürlüğüne kavuşturması, ölenin ailesine de üzerinde anlaşmaya varılacak tatmin edici bir diyet vermesi gerekir. Varislerin diyeti bağışlaması hali müstesna. Eğer öldürülen, bir mümin olmakla birlikte size düşman bir topluluktan ise o zaman öldürenin, özgürlüğünden yoksun bir mümini özgürlüğüne kavuşturması gerekir. Öldürülen, sizinle aralarında antlaşma bulunan bir toplumdan ise o durumda öldürülenin ailesine tatmin edici bir diyet verme yanında, hürriyetinden yoksun bir mümini hürriyetine kavuşturmakta gerekli olur. Bunlara imkân bulamayan, Allah’a tövbe olarak iki ay kesiksiz oruç tutar. Allah, gereğince bilendir, hikmeti sonsuzdur.”

 

Altıcı Dereceden İşlenen En Ağır Suçlar: Menfaati için, nefsine ve hırsına uyarak veya kendi fikri ve düşüncesine uymadığı için kin ve intikam amacıyla adam öldürenlerin ve öldürmeye yardımcı olanlar hakkında “Kim bir insanı kasten öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir. Allah, ona gazap etmiş, lânetlemiş ve büyük azap hazırlamıştır.” Bu yorum, Kuran’ın (hukuk) yorumudur. Fakat Alevi inancının tasavvuf (Batıni) yorumuna gelince, o derece kesin dışlama yoktur. Böyle bir olaya maruz kalmış kişilerden en az 15 yıl selam sabah kesilir, evine gidilmez, yardım yapılmaz, tam anlamı ile toplum içersine alınmaz. Yalnız cenazesi olursa gidilir. Fakat ölen kimsenin hayrı için verdiği yemek yenilmez, evine gidilmez. 15 yıl sonra pişman olur gelir pirine teslim olursa pir, o konu için bilinçli ve mağdur olan tarafı tanıyan bir rehber görevlendirir. Bu rehber, evvela öldürülmüş kişinin birinci derecedeki akrabalarına yani mağdur tarafa gider. Kendilerine, bu katilin böyle bir müracaata bulunduğunu anlatır. Artık, mağdur taraf affeder mi veya affederse bir bedelin ödenmesini ister mi, bu karar mağdur olan ailenin vereceği bir karardır. Elbette ki, giden rehber, yolumuzun, erkânımızın ve inancımızın gereği “medet mürüvvet” deyip, gelen kişiler, ne suç işlemişlerse işlesinler, geri çevirmesinin doğru olmadığını da kendilerine anlatır. Eğer affetmiyorlarsa, o kişi için yapılacak hiçbir şey yoktur. Affedecek olurlarsa, ölen kişinin hanımına, çocuklarına, annesine, babasına ve kardeşlerine, istedikleri şekilde bir bedel ödeyerek, razılık alacaktır. Bu kişi, mağdur aile tarafından affedilse de işlediği suç ağırdır. Pirler, bir arya gelerek, bu suçun manevi cezasını belirlerler ve cemaate sunarlar. Cem sakinleri de verilecek cezaları uygun görürse ceza-i yaptırımlar yürürlüğe konulur. Alevi inancında “kısas” olmamakla birlikte suçlu cezasını çeker. Suçlunun cezai müeyyidesi bittikten sonra Suçuna nadim olup af dileyeni kimse geri çevirmez. Tövbe kapıları herkese açıktır. Bütün bu hizmetler, isteyerek veya istemeyerek suç işleyenleri, tekrar topluma kazandırmak ve temiz toplum yaratmak için yapılır. Alevi inancında düşkünlerin, yani suçluların ödemeleri, bir tazminat niteliğindedir. Çünkü bu suçlar, topluma karşı işlendiği için her olayda toplumun manevi duygularının rencide edileceği gibi, gönül yıkmakla Hakkın binasının yıkıldığı da düşünülür.

 

 

 

DÜŞKÜN KALDIRMA ERKÂNI

 

Yol düşkünü olan kimseler, daha sonra aralarında anlaşırlar veya verilen cezayı tamamlayarak tekrar “Cem”e gelmek istediklerinde, gelip dedeye bildirirler. Dede veya baba cem halkını toplar, on iki hizmet başlamadan, yani erkân başlamadan önce, cemin rehberi, düşkün talipleri içeri alır ve dedenin huzurunda “dâr”a durup şu tercümanı hep birlikte okurlar: Bism-i Şah Allah, Allah!.. Can-ı dilden bel bağlayıp evliya erkânına. Hamdülillâh durduk pirimin divanına. Çok kusurumuz var el aman medet, mürüvvet sığınıp geldik erenler lütf-u ihsanına. Canımız kurban, tenim kıldım bu yolda tercüman. Allah eyvallah candan, pirimizin fermanına. Bunun ardından rehber, bu canların tekrar ceme gelmek isteklerini söyler.

Dede, cemde hazır bulunan diğer canlara: Eyvallah erenler! Biz bu canların ……… Kusurlarından dolayı yol düşkünü yapmıştık. Ancak, bu canlar, şu anda verilen cezayı tamamlayıp geldiler veya yaptıklarına pişman olup, aralarında anlaşarak tekrar bizim aramıza dönmek için aman mürüvvet dilerler, ne dersiniz, alalım kabul edelim mi?”  diye sorar.

Cemin önde gelen uluları: “Eyvallah! Eğer bu canlar yaptıklarına pişman olmuşlarsa, bundan böyle Hak, Muhammed, Ali yolunda daha istekli ve temkinli hareket edeceklerine dair söz verirlerse alalım, kabul edelim” derler.

Darda duran Talipler: “Eyvallah! Boynumuz kıldan ince, siteminiz ne ise razıyız” derler. O vakit, hangi kapıdan farz veya sünnetten düşkün olmuşlarsa, gerekli tarik çalınır ve hangi farzdan düşkün edilmişlerse, verilen ceza yerine getirilir. Daha sonra talipler dâra dururlar Bunun ardından da dede aşağıdaki dar duasını verir.

    Bism-i Şah Allah, Allah! Darlarınız, menzilleriniz kabul olsun, muradınız hâsıl olsun, Hak erenler bu     yoldan, bu erkândan ayırmasın. Biz sizi bağışlayıp, aldık kabul ettik, Hak, Muhammed, Ali de bağışlasın. Nur-u nebi, keramet-i Ali, gülbankı Muhammed, Pirimiz Hünkâr Hacı Bektaş Veli ve gerçek erenlerin himmetleri ve safa nazarları üzerinizde hazır ve nazır olsun. Dil bizden bağışlanma Hak erenlerden olsun. Gerçeğe Hüü!.. (Bu gülbank bir örnektir, burada herhangi bir gülbank okunabilir.) Razılık tahsil ettikten sonra ceme başlanır

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KURBAN TEKBİRİ

 

Bismillahi Allah-u Ekber.

Tekbir Allah-u tekbir Allah-u Ekber.

Tekbir Allah-u tekbir Allah-u Ekber.

Ferman-ı Celil

Kurbanı Halil

Delil-i Cebrail

Kurban-ı İsmail, Tekbir:

 

Allahü Ekber... Allahü Ekber... .

Lâ ilâhe illallahü Vallahü Ekber. Allahü Ekber Velillah-il Hamd.

Lâ Feta illâ Ali Lâ seyfe illâ Zülfikar.

Kurbanlarınız kabul, muratlar hasıl ola. Dergâh-ı izzetine yazılmış ola.

Musahiplik kavline giren bu canların ikrarları kabul ve makbul ola.. Dildeki dileklerine, gönüldeki muratlarına vasıl ola.

Kurbanları kazaya kalkan, belaya bekçi ola.

Duası bizden, kabulü de Allah’tan ola.

Gerçeğe Hü…

 

DUVAZİMAM

 

Akıl ermez yaratanın sırrına

Muhammed Ali’ye indi bu kurban

Kurban olayım kudretinin nuruna

Hasan, Hüseyin’e indi bu kurban

 

Ol imam Zeynel’in destinde idim

Muhammed Bakır’ın dostunda idim

Cafer’i Sadık’ın izinde idim

Musa Kâzım, Rıza’ya indi bu kurban

 

Muhammed Taki’nin nurunda idim

Ali’yyel Naki’nin sırrında idim

Hasan-ül Askerinin darında idim

Muhammed Mehdi’ye indi bu kurban.

 

Asli Şahi Merdan güruhu Naci

Gerçeğe bağlı bu yolun ucu

Senede bir kurban talibin borcu

İsmail peygambere indi bu kurban.

 

Tarikat’tan Hakikat’a ereler

Cenneti âlâya hülle sereler

Muhammed Ali’nin yüzün görenler

Erenler aşkına indi bu kurban.

 

 

Şah Hatayi’m ede bilir mi her can

Kurbanın üstüne yürüdü erkân

Tırnağı tespih kanı da mercan

Mümin Müslüman’a indi bu kurban..

 

(Zakir, buna benzer üç duvazimam söyler ve kurban kesilir.)

 

MUHARREM AYINDA ERKÂN

 

 

Muharrem orucu boyunca cemevlerinde yemek verilir ve lokma duasıyla oruç bozulur.

 

CEMEVİNDE ERKÂN

 

      Dede, cemevine usulünce girer ve ayaktaki cemaate “dâr” duasını verir.

     “Yasin ve sure-i celileler” Türkçe olarak okunur ve kabulü için dua edilir.

     Dede, sohbetine başlar. Arada mersiye okur. Günün anlam ve önemine uygun aydınlatıcı sohbetlerini yapar.

     Bir şehidin şahadeti mersiyelerle anlatılır.

     Edep ve erkân üzere oturulur ve salâvat getirilir.

    12 İmamlara salât ve selam verilir.

    Secde yapılır ve gülbengi verilir.

    Ayağa kalkılarak, el ele tutuşarak bilinen bir mersiye cemaatle birlikte söylenir.

    Gülbenk okunur ve erkân biter.

 

(Ayakta dârda duran cemaate dede dâr duasını verir.)

 

 

 

DÂR DUASI

 

“Geldiğiniz yoldan, durduğunuz dârdan, çağırdığınız pirden şefaat göresiniz.

Dârlarınız, divanlarınız kabul ola. Muratlarınız hâsıl ola.

Dergâh-ı izzetine yazılmış ola.

Dârına durduk Ya Allah... Ya Allah… Ya Allah...

Divanına durduk Ya MUHAMMED....

Ya MUHAMMED… Ya MUHAMMED…

Keremine sığındık Ya ALİ... Ya ALİ.... Ya ALİ....

İnayet eyleyin Ya On iki İmamlar. Yol gösterin Ya On Dört Masum-u Paklar.

Yardım eyleyin ya On Yedi Kemerbestler.

Bağışlanma senin yüzü suyu hürmetine olsun Ya Pirim Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli.

Bizleri de ceminize kabul edin Ey Kırklar Meclisi!...

Ya Rabbi! Dârlarımızı, divanlarımızı dergâh-ı izzetinde kabul eyle.

Gerçeğe Hü...

(Edep-erkân oturulur ve cemaatle birlikte salâvat getirilir.)

 

FAHR-İ KÂİNAT, ÂLEMLERE RAHMET, VERELİM MUHAMMED MUSTAFA’YA VE EHL-İ BEYTİ’NE SALÂVAT…

“Allahümme salli alâ seyyidina Muhammed’in ve alâ Âl-i Muhammed”

Salâvat ve Selamlama:

Salât ve selam sana olsun Ya Muhammed Mustafa

Salât ve selam sana olsun Ya İmam Aliyy’el Murtaza

Salât ve selam sana olsun Ya Hatice-i Kübra- Fatima-i Zehra.

Salât ve selam sana olsun Ya Hasan-ı Mücdeba.

Salât ve selam sana olsun Ya Hüseyin’i Deşti Kerbelâ

Salât ve selam sana olsun Ya İmam Zeynel Âbâ

Salât ve selam sana olsun Ya İmam Muhammed Bakır Bekâ

Salât ve selam sana olsun Ya İmam Cafer-i Sadık Sefâ

Salât ve selam sana olsun Ya İmam Musa-i Kâzım-ı Cismi Pak.

Salât ve selam sana olsun Ya İmam Ali Rıza Şah-ı Horasan

Salât ve selam sana olsun Ya İmam Muhammed Taki

Salât ve selam sana olsun Ya İmam Şah Aliyy’ün Naki

Salât ve selam sana olsun Ya İmam Hasan Askeri Gazi

Salât ve selam sana olsun Ya İmam Muhammed Mehdi Sahib-i Zaman

Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhül Aliyy’ül Azim.

 (Evirip çeviren, kuvvet, kudret sahibi olan ancak Allah’tır.) “Hadis”

SECDE

Bism-i Şah Allah, Allah!..

İlahi Yarabbi! Mübarek Muharrem ayının, tuttuğumuz orucun ve yaşadığımız matemin yüzü suyu hürmetine sana olan secdelerimizi ve niyazlarımızı dergâh-ı izzetinde kabul eyle.

Muharrem ayında kurtuluşa eren peygamberlerinin hürmetine, Nuh Nebi’nin gemisine sığınıp kurtuluşa erenler gibi, bizleri de Ehlibeyt sevgisine bağışlayıp kurtuluşa erenlerden eyle Yarabbi.

Can ve baş vererek senin Hakk yolundan ayrılmayan mazlum Kerbela şehitlerinin ve şehitler şahı İmam Hüseyin’in aşkına rahmetini ve yardımlarını bizlerden esirgeme Yarabbi.

O yüce sevgiyi yol göstericimiz eyle.

Ehlibeyti hanedanı bizlerden razı ve hoşnut eyle Yarabbi..

Duası bizden, inayet İmam Ali’den, şefaat Muhammed Mustafa’dan, kabulü de Allah’tan ola.

Gerçeğe Hü…

MERSİYE

Bugün matem günü geldi

Ah Hasan’ım vah Hüseyin’im

Senin derdim bağrım deldi

Ah Hasan’ım vah Hüseyin’im

Şehit olmuş Şah-ı Merdan,

Şah Hüseyin’im, vah Hüseyin’im

Bizimle gelenler gelsin

Serini verenler versin

Hüseyin’le şehit olsun

Ah Hasan’ım, vah Hüseyin’im

Şehit olmuş Şah-ı Merdan

Şah Hüseyin’im, vah Hüseyin’im

Kerbela’nın yazıları

Şehit düştü gazileri

Fatma Ana kuzuları

Ah Hasan’ım, vah Hüseyin’im

Şehit olmuş Şahı Merdan

Şah Hüseyin’im, vah Hüseyin’im

Kerbela’nın önü düzdür

Geceler bana gündüzdür

Şah Kerbela’da yalnızdır

Ah Hasan’ım, vah Hüseyin’im

Şehit olmuş Şahı Merdan

Şah Hüseyin’im, vah Hüseyin’im

Gökte yıldız paralandı

Şehriban Ana karalandı

Şah Hüseyin yaralandı

Ah Hasan’ım, vah Hüseyin’im

Şehit olmuş Şahı Merdan

Şah Hüseyin’im, vah Hüseyin’im

Bir su verin masum cana

Zalim içti kana- kana

Fatma Ana yana- yana

Ah Hasan’ım vah Hüseyin’im

Şehit olmuş Şahı Merdan

Şah Hüseyin’im, vah Hüseyin’im

Boz bulanık puslu dağlar

Virandır bahçeler bağlar

Şah Hatayi’m durmaz ağlar

Ah Hasan’ım, vah Hüseyin’im

Şehit olmuş Şahı Merdan

Şah Hüseyin’im, vah Hüseyin’im

Cemaat hep birlikte el ele tutuşarak bu mersiyeyi söylemiştir. Peşinden zakir kısa olarak Kerbela’yı anan bir mersiye daha okur.

(Dede ayaktaki cemaatle birlikte okur.)

Mersiye (Dede okur, Cemaat hep birden “Ya Hüseyin” diye katılır.)

Ey nur-u çesm-i Ahmet-i Muhtar Ya Hüseyin

Ey yadigarı Haydar-ı Kerrar Ya Hüseyin

Ey canü dil seririne Sultan Ya Hüseyin

Vah Kerbela’da Şah-ı Şehidan Ya Hüseyin

Ey nur-u çesm-i Ahmet-i Muhtar Ya Hüseyin

Ruşen yüzünde sure-i veşşemsü vedduha

Şanında nazil, Ayet-i Kur’an Ya Hüseyin

Ey nur-iu çesm-i Ahmet-i Muhtar Ya Hüseyin

Ceddin paki Resul, atan Şah-ı Mürtaza

Emmin Cenab-ı Cafer-i Tayyar Ya Hüseyin

Ey nur-u çesm-i Ahmet-i Muhtar Ya Hüseyin

Mah-i Muharrem erdi, dem-i matem oldu ah!

Oldun bu ayda gün gibi pünhan Ya Hüseyin

Ey nur-u çesm-i Ahmet-i Muhtar Ya Hüseyin

Kan ağladı şafakta, şefkatinden ah!

Ol dem ki seni ettiler kurban Ya Hüseyin

Ey nur-u çesm-i Ahmet-i Muhtar Ya Hüseyin

Matem donunu giydi bulutlar bölük bölük

Elem keder koptu çü tufan Ya Hüseyin

Ey nur-u çesm-i Ahmet-i Muhtar Ya Hüseyin

Gökler boyandı kana, gün giydi karalar

Mahvoldu arada, mahi taban Ya Hüseyin

Ey nur-u çesm-i Ahmet-i Muhtar Ya Hüseyin

Kanlar döküp figan ile her kişi der ki ah

Hani ne oldu, sevgili canan Ya Hüseyin

Ey nur-u çesm-i Ahmet-i Muhtar Ya Hüseyin

(Devamla- Gülbenk)

Bism-i Şah Allah, Allah!..

Rahmetine, sığındık ya yeri göğü yaratan.

Rahim ve Rahman adına sığındık ey bizleri yaratan

Yüce kitabını hayırlı işlerimizde önder, ahlâki hareketlerimizde rehber eyle.

Üçlerin, beşlerin, yedilerin, On İki İmamlar’ın, on yedi Kemerbest efendilerimizin yüzü suyu hürmetine tuttuğumuz orucu kabul eyle.

Âlemlere rahmet olarak gönderdiğin Muhammed Mustafa’nın şefaatlerine bizleri nail eyle.

Kerbela şehitlerinin ve şehitler şahı İmam Hüseyin’in yüzü suyu hürmetine dualarımızı kabul eyle Yarabbi.

Âdem-i Safiyullah’tan, iki cihan serveri Muhammed Mustafa’ya gelinceye kadar gelmiş geçmiş peygamberlerin, nebilerin, velilerin yüzü suyu hürmetine dualarımızı, oruçlarımızı kabul eyle Yarabbi.

Darda kalanların, zorda kalanların, hastaların, carımıza yetiş diyenin carına sen yetişesin Yarabbi.

Bizleri Muhammed Mustafa’nın ve Ehl-i Beytin katarından, didarından, darından, yolundan ayırma Ya Rabbi. Cümlemizi didar-ı Ehl-i Beyt’e nail eyle. Dertlerimize derman, gönüllerimize şifa senden olsun Yarabbi.

 Gerçeğe Hü…

 

Cemaat secdededir. Secde (Münacaat) duasını Dede verir;

 

Bism-i Şah Allah, Allah!..

Yarabbi! Ellerimizi Açtık, Boynumuzu Büktük, Başımızı Secdeye Koyup Sana Yalvarıyoruz. Dualarımızı Dergâh-ı izzetinde kabul eyle Yarabbi.

Sana açılan ellerimizi boş çevirme Yarabbi!

Ey Yüce Allah’ım! Sana hamd olsun ki bizleri sana kul, habibin Muhammed Mustafa’Ya ümmet, veli ve vasi olan Ali’yyül Murtaza’ya talip ve soyuna taraf kıldın Yarabbi!

Hatice-i Kübra ve cennet Seyyidesi Fatıma-i Zehra’nın hürmetine, rahmetini bizlerden esirgeme Yarabbi!

Rahman ve rahim olan adın yüzü suyu hürmetine, İmam Hasan ve şehitler Şahı İmam Hüseyin’in sevgisi ile gönüllerimizi nurlandır Yarabbi!

Hüseyin ve Zeynep’in Hakkı hürmetine, bizleri onların dostlarından ve izleyicilerinden eyle Yarabbi!

Bizlerin hayat ve yaşantısını Hüseyni hayat eyle Yarabbi!

Yakınlarım deyip salâtı ve sevmeyi bizlere farz kıldığın Ehlibeytin ve Oniki İmamların yüzü suyu hürmetine yardımlarını bizlerden esirgeme Yarabbi!

Bereket ve nimetlerinle bizleri ödüllendir Yarabbi!

Merhametinin sonsuzluğuna sığınarak, kul beşerdir hata işler, sultan olan da bağışlar niyetiyle, özümüzü dara çekip, tövbe edip, sana yalvarıyoruz, hatalarımızı Affeyle Yarabbi!

Dualarımızı kabul eyle Yarabbi!

Esma-i Hüsnaların yüzü suyu hürmetine sana sığınanları her türlü kazalardan, belalardan, görünür görünmez afetlerden, acılardan emin Eyle Yarabbi!

Sen evvelsin, sen ahirsin, zahir ve batınsın, dua edenin duasını kabul edensin.

Âlemlere rahmet olarak yarattığın Muhammed Mustafa’nın, masum ve pak olduğuna şahadet ettiğin Ehlibeytin yüzü suyu hürmetine, yurdumuzu, ulusumuzu, varlığımızı, birliğimizi, dirliğimizi sonsuz eyle Yarabbi!

Ordumuzu denizde, havada, karada muzaffer eyle Yarabbi!

Ülkemizin iç ve dış düşmanlarına fırsat verme Yarabbi!

Hastalarımıza, yolculuk edenlerimize, askerlerimize, darda, zorda olan cümle insanlarımıza yardım senden olsun Yarabbi!

Aramızda olmayıp da gönülleri ile aramızda olanların da niyetlerini ve dualarını kabul eyle Yarabbi!

Duası bizden kabulü Allah’tan ola.

Gerçeğe Hü…

(Aşure duası)

Bism-i Şah Allah, Allah!..

Yarabbi! Ellerimizi açtık, boynumuzu büktük sana yalvarıyoruz. Dualarımızı dergâhı izzetinde kabul eyle. Sana açılan ellerimizi boş çevirme Yarab...

 

İlahi Yarabbi! Senin rızan için oruç tuttuk, âlemlerin rahmeti Muhammed Mustafa’nın ve Ehlibeytin muhabbeti için, matem tuttuk. Oruçlarımızı ve matemimizi kabul eyle Yarab.

 

Rahman ve rahim olan adın yüzü suyu hürmetine, Ehlibeyt sevgisiyle gönüllerimizi nurlandır ve bu sevgiyi yol göstericimiz eyle, onları bizlerden hoşnut eyle. Himmetlerini üzerimizde hazır ve nazır eyle. Cümle insanlığın barışına, dostluğuna, kardeşliğine vesile eyle Yarab.

 

İlahi Yarabbi! Âlemlere rahmet olarak yarattığın ve pak olduğuna şahadet ettiğin Ehlibeyti’nin yüzü suyu hürmetine yurdumuzu, ulusumuzu, varlığımızı, birliğimizi, dirliğimizi sonsuz eyle Yarab. Ordumuzu karada, denizde, havada muzaffer, sözünü üstün kılıcını da keskin eyle. Yurdumuzun iç ve dış düşmanlarına fırsat verme.

 

 

İlahi Yarabbi!

Ülkemizin bütünlüğü, huzuru ve Hakk yolunda canlarını feda eden; Bedir’den Kerbela’ya, Kerbela’dan Çanakkale’ye tüm şehitlerimizin ruhlarını şad eyle.

 

Ülkemizin Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın büyük önderi Mustafa Kemal Atatürk’ün ve silah arkadaşlarının ve cephane taşıyan fazilet sembolü olan analarımızın bu vatan için şehit düşen Mehmetçiklerimizin ruhlarını şad eyle Yarab.

İlahi Yarabbi!

Bu mübarek günlerin yüzü suyu hürmetine cümlemizi her türlü kazalardan, belalardan, savaşlardan, afatlardan emin eyle.

Nimet-i Celil, bereketi Halil, Habib-i Huda Resul-u Kibriya Server-i Enbiya Muhammed Mustafa, Şah-ı Ali’yyel Murtaza, Şehid-i Hüseyin-i Deşti Kerbela hürmetine lokmalarımızı, aşuremizi dergâh-ı izzetinde kabul eyle. Duası bizden, kabulü Allah’tan ola.

Aşuremizin ve dualarımızın kabulü için Kerbela ve tüm şehitlerinin ruhları, cümlemizin geçmişleri için Allah rızasına…

El fatiha…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SÜNNET ERKÂNI (KİRVELİK)

 

SÜNNET

 

Sünnet, Hz. İbrahim dininin gereklerindendir. Şifahi olarak atadan gelen İbrahim geleneklerine bağlı olan Araplar, sünnet geleneklerini sürdürdüler. Diğer gayri İslam dinlerde de sünnet geleneği vardı.

Hz. Muhammed ve bütün kabileler sünnetli idiler. Başlangıçta Hıristiyanlıkta da sünnet vardı. Hz. İsa da sünnetli idi. Hıristiyanlıkta sünneti Pavlos kaldırmıştır. Hz. İsa’nın öldürülmesinde görevlendirilmiş olan,  Hıristiyanlığı yaymakla görevlendirildiğini söyleyen Pavlos,  sünnete gerek olmadığını söylemiştir.

Kuran da sünnet olma emri yoktur.  Bu gelenek dinselleştirilmiş ve sünnetsiz birinin Müslüman olmadığına hükmedilmiştir. Sünnet, Hz. İbrahim’den kalmıştır. Kuran da ibadetle ilgili gösterilen tek adres, Hz. İbrahim’dir. Kur`an “Allah’a şirk koşanlardan olmayan İbrahim dinine uy” der. Peygamberimiz de o emre uymuştur.

 

 

KİRVELİK

 

Alevilikte musahiplik kadar önem verilen diğer bir konu da kirveliktir. Hz. Resulullah’ın sünneti gereği her doğan erkek çocuğa ikrar kapısını bilecek erdeme erişmiş bir kişiyi kirve yaparlar. Çocuğun sünnetiyle o ikrar perçinlenmiş olur. Bu ikrarın bozulmaması için her iki tarafın üzerine düşen büyük sorumluluklar vardır. Önce bu sorumlulukları ve ikrar kapısını bilmek gerekli ki verilen ahd sonsuza dek sürüp gitsin ve daim olsun. Musahiplikte olduğu gibi, kirvelikte de yardımlaşma, bölüşme ön plana çıkar. İki aile kardeş olmuştur. İki aile Allah yolunda ikrar verip bütünleşmiştir. Araya giren düşmanlıklar, kirve olunarak dostluk ve barışa dönüştürülür. Anadolu’da bunun örnekleri çoktur. Bazı yörelerde kirvelik yoktur ama bu yok anlamına gelmez. Bu da bir söz verme, ahitleşme  yani ikrar vermedir. Bu da pir huzurunda dualarla olur, iki aile kardeş olurlar.

Alevilikte ikrar kelimesinin anlamı çok büyüktür. Aleviler ikrara çok önem verirler.

Hz. Peygamber, bir hadisinde der ki: “Men arafe nefsehu fekat arefe rabbehu.”

Türkçe’si: Nefsini bilen, Rabbini bilir.

Bu hadisi şerife uyum sağlayamayanların ikrarları geçersiz olur. Çocukları olmayan çiftler türbelere (yatırlara) veya dede ocağına (pir ocağına) giderek, niyaz olurlar ve Allah’tan kendilerinin çocuk sahibi olmalarını dilerler. Çocukları olunca da o dedeyi kirve yaparlar. Bazı kendini bilmez, İslamı bilmez sözüm ona fetvacılar, ölmüş insanlardan medet ummayın, kurban kesmeyin, derler.

Hz. Peygamber buyurur ki: “Evliyalar insanlığın mucizesidir.” Öldüyse niçin Beytullah’a gidiyorsunuz? Mevlana’yı ziyaret ediyorsunuz?

Kirve olan her iki aile birbirilerinden kız alıp, veremezler, çocuklar bacı-kardeş sayılırlar. Kız çocuğu başka bir sülaleden birisiyle evlenirse, bundan doğacak çocuklar, birbirlerine düşerler. Çünkü ikrarlık, kızla devam etmez. Gittiği ailenin soyuna ve ikrarına mensup olurlar.

Kirvelik ikrar verildikten sonra başlar. Öncesini bağlamaz. Kirvelik sülaleyi bağlamaz. Birbirlerine kız alıp verebilirler. Yalnız kirvenin kardeşi ve bacısı diğer kirvenin kardeşi ve bacısıyla evlenemezler.

Kirvelerin çocukları, üç göbek birbirlerine düşmezler. Bu üç göbek baba,oğul ve torunu bağlar. Kirvelerin kardeşlerinden erkek ve onun çocuklarını bağlar ikrar kız kardeşleri bağlar yalnız evlendikten sonra çocuklarını bağlamaz.  İkrar bedene değil, ruhadır. Onun için kirve olacak insanlar, bu kuralları bilmeli ve böyle uygulamalıdır.

Hz. Peygamber efendimiz “El ikrar minel iman” diye buyurmuştur. Yani ikrarı olmayanın imanı olmaz demiştir. İkrarını verip de dönenler için de yüce kitabımız şöyle buyurmuştur; “Allah rızası için ikrar verip nefsi için bozanlar fasık kişilerdir.”

Bu nedenlerle cahil insanlarla kirvelik kurmak, Allah için değil, menfaat içindir. Bunun da geçerliliği olmaz. Menfaatle birlikte ikrarlıkta biter.

Kirve olacak aileler birbirlerini çok iyi tanımalı ve birbirlerini sevmelidirler. Çünkü kirve olduktan sonra dönüşü yoktur. Birbirleriyle iyi geçinmek, iyi ve kötü günde birbirlerine sahip çikmak mecburiyetindedirler. Akrabadan da öte kardeş olmuşlardır. Ve o kardeşliğinde ilelebet devam etmesi gerekmektedir.

 

KİRVELİK ERKÂNI

 

Kirve olacak aileler bir araya gelerek, kirve olmanın hazırlıklarını yaparlar. Ekonomik durumlarına göre kurban kesebilenler kurban, kesemeyenler de lokma yaparlar. Dedelerini davet ederler.

Dede kirveliğin, yani ikrar vermenin ne anlama geldiğini anlatır. Sonsuza kadar dostluk ve kardeşlik içinde yaşamalarını, birbirlerine yardım etmelerini söyler ve hizmete başlar.

Kirveler, yani dört can, tertemiz giyinmiş ve beden temizliğini yapmış olarak dârdadırlar:

Dede: “Ey Canlar! Kirve olmak için huzura gelip dara durdunuz. Birbirinizi seveceğinize, koruyacağınıza, geçmişte kin, düşmanlık, husumet varsa son vereceğinize ikrar eder misiniz?”

Kirveler: “Allah eyvallah” derler.

Dede: “Allah eyvallah kapısı ikrar, iman olsun mu?”

Kirveler: “İkrar ve iman olsun.”

Dede: İkrar ve imanla ilgili yüce kitabımız şöyle der:Esirgeyen Bağışlayan Allah’ın Adıyla! Hani Allah, peygamberlerden, ‘Ben size Kitap ve hikmet verdikten sonra nezdinizdekileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz’ diye söz almış, “Kabul ettiniz ve bu ahdimi yüklendiniz mi?” dediğinde, ‘Kabul ettik’ cevabını vermişler. Bunun üzerine Allah, ‘O halde şahit olun; ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim’ buyurmuştur.

 

Verdiğiniz ikrara yüce Allah şahit olsun…

İkrarını bozanlara da yüce Kitabımız şöyle der: “Artık kim bu ikrardan sonra “Hakikat dan” yüz çevirirse, işte o gibiler fasıkların tâ kendileridirler.”

 

Allah’ın emrini anlayıp ikrar ettiniz mi?

Kirveler, “Allah eyvallah” derler.

 

Dede ikrar gülbengine başlar: Bismişah Allah Allah!..

Geldiğiniz yoldan, durduğunuz dardan, çağırdığınız pirden şefâat göresiniz.

Dârlarınız, divanlarınız kabul ola. Muratlarınız hâsıl ola.

Dergâh-ı izzetine yazılmış ola.

Dârına durduk Ya Allah......Ya Allah....Ya Allah...

Divanına durduk Ya Muhammed... Ya Muhammed....Ya Muhammed

Keremine sığındık Ya Ali ... Ya Ali.....Ya Ali.......

“Bismillah âla sünneti Resullullah, İbrahim-i Halilullah, Bismi şah Allah Allah!

Adem Peygamber’den geldi bu zürriyet. İbrahim Peygamber’den kaldı bu sünnet. Muhammed Mustafa ve Ehlibeyt’ine verelim salâvat: “Allahümme salli âla seyidina Muhammed ve âla Ali Muhammed.”

Allah Allah! Vakitler hayrola, dârlar divanlar nur ola, verdiğiniz ikrar, İbrahim Peygamber’in verdiği ikrar ola!

Yüce Allah Hz. Muhammed Mustafa’nın, Ali-yel Murtaza’nın yüzü suyu hürmetine aranızdaki sevgiyi arttıra, birbirinize dost ve akraba eyleye! Sünnet olan yavruyu, evvela anasına babasına hayırlı evlat, sonra da bütün insanlık için hayırlı ve yararlı bir insan olarak yetişmesini nasip eyleye!

Yüce Allah dildeki dileklerinize, gönüldeki muratlarınıza vasıl eyleye. Verdiğiniz ikrarı, yaptığımız duaları dergâhı izzetinle kabul eyleye!

Nur-u Nebi, Keremi Ali, Gülbankı Hünkâr Hacı Bektaş Veli, dil bizden, ikrar İbrahim Peygamber’den, sünnet Muhammed’den, himmet Ali’yyel Murtaza’dan, kabulü de Allah’tan ola! Gerçeğe Hü.

 

SÜNNET OLURKEN DUA

 

“Bismillah ve billah tevekkeltü tealallah. Alâ sünneti Resulillah, İbrahim- i Halilullah. Bismi şah Allah Allah! Adem atadan geldi bu zürriyet. İbrahim Peygamber’den kaldı bu sünnet. Muhammed’in ümmetine hem farz oldu, hem sünnet, verelim Muhammed Mustafa ve Ehlibeyt’ine salâvat: “Allahumme salli âlâ seyidina Muhammed ve âlâ âli Muhammed.”

Hep birlikte tekbir:

Allahü Ekber, Allahu Ekber, Lâ ilahe illâllahu vallahu Ekber.

Allahü Ekber velillahil hamd.

(Çocuk kesilene kadar tekbir devam eder.)

Devamla…

Hakk’ın birliğine, erin erliğine, halkın birliğine ve dostluğuna diyelim Allah Allah.. (Cemaat “Allah - Allah” diye katılır.)

Evveli gaza, ahıri gaza, inayeti Hûda, Muhammed Mustafa ve Ali’yyel Murtaza aşkına diyelim Allah Allah….

Masum ve pak olan Ehlibeyt’in, On iki imamların, erenlerinin, evliyalarının aşkına diyelim Allah Allah…

Sünnet olan çocuğumuzun sağlığına, mutluluğuna, analı ve babalı büyümesine diyelim Allah Allah.

Duası bizden, inayet İmam Ali’den, şefaat Muhammed Mustafa’dan, kabulü de Allah’tan ola.

Gerçeğe Hü…

 

Musahiplik, Kirvelik ve Sünni Evliliklerinde

uygulamalar:

 

Musahip evliliklerinde yedi kuşak dikkate alınmıştır. Bu uygulama bu güne kadar gelmiştir. Ancak günümüzün değişen koşullarını göz önünde bulundurduğumuz zaman bunun takibi ve uygulaması zorlaşmıştır. Yedi kuşak dikkate alındığında insan ömrü altmış sene üzerinden hesap edilirse yedi kuşak dörtyüzyirmi seneye tekabül ediyor. Günümüzde ise üç veya dört kuşağa kadar takip edildiği görülmüştür. Alevilikte kirvelik kurumuna baktığımızda Kuran’da kirveliğe ait ismen bir atıf yoktur fakat ahitleşme ikrar ayetlerine dayalı bir yapı olduğu görülür. Alevilikte kirve ikrardır ve çok saygı gören bir kurumdur. Aynı zamanda sosyal bir olguyu da beraberinde getiren bu yapı toplum da barışık yaşamayı ve dostluğun gelişmesini sağlamış, böylelikle kan davalarının önüne geçilmiştir.

 

Bu sosyal olguya Dedeler ve mürşitler önderlik etmiştir. Kirve evliliklerinde yedi kuşak aranmaması gerekir. Burada üç kuşak esas alınmalıdır, bu üç kuşak Baba, oğul ve torunu kapsar kirvenin kardeşlerine gelince  erkek kardeşi ve  çocuklarını bağlar, kız kardeşler ikrara dahildir. fakat evlendikten sonra onun çocuklarını bağlamaz.  yedi kuşak sınırının getirilmesi toplumda evlilik konusunda ciddi sıkıntılar meydana getirmiştir. Bu erkânlara yeniden değinmemiz günümüzde toplumsal yaşanılan sıkıntıların önünü açmaktır işlemeyen yasa hem toplumun önünü tıkar hem de çözüm üretmeye dayalı bir anlayış olmaz. Alevi, Sünni evliliklerine bakıldığında Alevi kızların Sünnilerle yaptığı evliliklerde yüzde doksan inançsal ve kültürel anlaşmazlıklardan dolayı evlilikler boşanmayla sonuçlanmıştır. Çünkü Alevilerin üzerindeki yoğun baskı ve karalamalar bu evliliklerin yıkılmasında etken olmuştur. Alevilerde genel olarak Sünnilere kız verilmemiştir. Bunun iki nedeni vardır. Birincisi Aleviler Ehlibeyte ikrar vermiştir. Ehlibeyte ikrarı olmayan ve sevmeyenlere kız verilmemiştir. Buna da Alevilikte “Tevella” ve “Teberra” denmiştir. Yani Ehlibeyti seveni sevmek sevmeyenden uzak olmak vardır. İkincisi ise kültürel uyumsuzluk ve Alevi kızlarına yapılan baskılardır. Yaşanılan vakalar buna kanıt olmuştur. Alevilerde Sünni’ye giden kızlar düşkün edilmiştir. Ancak kızın evlendiği kişi ben Alevi inancını benimsiyorum ve Ehlibeyte bağlanmak istiyorum derse, o kimseyle yapılan evlilik onaylanır. Ve bu kimse ikrar verip Alevilik yoluna girer.

 

Sünnilerden alınan kızlara gelince evlenecek kişi evleneceği kıza inancını erkânını öğretir ve kız kabul ettiği takdirde, Alevi erkânına dayalı bir uygulamayla evlenir ve yola kabul edilmiş olur. Eğer kendisi kabul etmezse Alevilikte zorlama yoktur. Bir Alevi kızı annesinden babasından izinsiz evlenirse ve ailesini dikkate almazsa kızın ailesine her hangi bir yaptırım uygulanmaz kız düşkün edilir. Eğer annesi babası kızını kendi rızası ile verir ve düğün yaparsa kızın anne babasına yolun hukukuna göre yaptırım uygulanır.

 

 

 

TÜRBE ZİYARETİ NASIL YAPILIR

Velilik makamı: Veli, halktan Hakk’a dayanan bir sistem içerisinde görev yapar. “Halka makbul olmadan Hakk’a makbul olunmaz” vecizesi gereğince, önce halka makbul olunur ki, Hakk’a da makbul olsun..

Veli, bu mertebeye, Allah yolunda çok emek ve gayret sarf ederek Allah’ın rızasını kazanarak gelir. Allah’ın ilmiyle ilimlenen, haliyle hallenen ve Allah’ın iradesine göre hareket eden bu gibi kimseler; bazı ilâhi mesajlara muhatap olurlar. Gördükleri rüyalar, bu gibi kimseler için önemli mesajlar olabilir. Lütuf rüzgârları, “levh-i mahfuz” da bulunan bazı sayfaların önündeki perdeyi, bir an için aralayıp önemli bilgilerin, kısa bir an için bu kimselerin gözlerinin önüne gelmesini sağlayabilir. İşte, rüya halinde veya uyur-uyanıklık halinde görülen bu ilahi mesajlara “ilham” denir.

Kuran’da Tanrı’nın “Ben sizin velinizim” dediğini görüyoruz: “Allah, iman sahiplerinin velisidir, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır” denilmektedir.

Şu ayetlerde de; “Sen bizim velimizsin, o halde affet bizi, acı bize. Sen affedenlerin en hayırlısısın” buyurmuştur.

Kuran’da buyurulur ki: “Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına korku yoktur, onlar üzülmeyecekler de. Onlar, imam edip de takvaya ermiş olanlardır. Dünya hayatında da ahrette de onlara müjde vardır.” Allah’ın sözlerinde asla değişme yoktur. İşte, bu büyük kurtuluşun kendisidir. 

Şu ayetlerde de: “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmaksızın O’nun katında kim şefaat edebilir?

Allah’ın huzurunda, kendisinin izin verdiği kimselerden başkasının şefaati fayda vermez…

Gözünüzü açın! Göklerde kim var yerde kim varsa Allah’ındır. Allah’ı bırakıp ta başka şeylere yalvaranlar, neyin ardı sıra gidiyorlar?...

Şu bir gerçek ki, sizin Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arş üzerine egemenlik kurup iş ve oluşu çekip çeviren Allah’tır. O’nun izni olmadıkça, hiçbir şefaatçi devreye giremez. İşte Allah’tır sizin Rabbiniz…

Kuran ayetlerini incelediğimiz zaman, izni olmaksızın O’nun katında kim şefaat edebilir diye soruluyor.

Cenab-ı Allah’ın izni olmadıkça hiçbir şefaatçinin devreye giremeyeceğini, O’nun izni olmaksızın hiçbir kimsenin şefaat edemeyeceğini, kendisinin izin verdiği kimselerden başkasının şefaatinin fayda vermeyeceğini görüyoruz. Bu ayetlerden anlaşıldığına göre, Cenab-ı Allah’ın dilediği zaman, yeryüzünde kendi adına tasarruf sahibi kıldığı kimseler mevcuttur ve yine dilediği zaman bu gibi kimselere yeryüzünde kendi adına şefaat etme yetkisi vermektedir. Bu kimseler, kimler olabilir? Tabii ki, yeryüzünde Allah’ın rahmetine ve hidayetine nail olmuş nebiler, veliler, kâmiller, arifler ve evliyalardır. Bu gibi kimseler için Cenab-ı Allah Kur’an‘da; “Gözünüzü açın! Allah’ın veliler için hiçbir korku yoktur. Tasaya da düşmezler onlar. Onlar inanmış, takvaya sarılmışlardır. Dünya hayatında da ahrette de müjde vardır onlara. Allah’ın kelimeleri değişmez. İşte budur o büyük kurtuluş.” 

“Nübüvvet-i tarifiyye” hükmüne göre görev yapan kimseler, “vahiy” hükmüne göre görevlerini ifade ederler. Bir kimse, “velayet” hükmüne göre görev yaparken, kendisine Cenab-ı Hakk tarafından “Nübüvvet-i tarifiyye” görevi verilebilir. Bu defa bu kimsenin Allah katından alacağı ilahi mesajlar, “vahiy” hükmündendir.

Böyle olmasına rağmen bu kimse, nübüvvet sahibi olmayıp, velayet mertebesindedir. Çünkü gerçekte nübüvvet (Peygamberlik) sona ermiş, velayet devri başlamıştır. Bu kimse, bir veli gibi hareket eder. Bu gibi kimseleri, dışarıdan tanıma olasılığı yoktur.

Hacı Bektaş Veli: “NEBİLER, VELİLER İNSANLIĞA TANRI’NIN HEDİYESİDİR” diye buyuruyor.

Öyleyse bu hediyelere sahip çıkıp korumakta bizlerin asli görevlerindendir.

Türbeler tüm insanlığındır. Herkes bu sorumluluğun bilinciyle hareket edip sahiplenmelidir. Çünkü birliğimizi, dirliğimizi, güzelliğimizi buralarda sergiliyoruz.

 

 

ALLAH VELİLERİNİ ZİYARET ETMEK

 

Türbeler:

Türbe ziyaret etmenin birçok kuralları vardır. Bu kuralları yerine getirmek lazımdır. Velilik makamının başi Hz. İmam Ali’dir. Peygamberlik ve imamet makamı sona ermiş ama velilik, insanlık var oldukça Allah dostları da olacaklardır. Ve insanlığı dosdoğru yola yönlendireceklerdir.

Can gözü açık olanlar o velileri görüp yaşayacaklardır.

İşte bu velileri (Türbeleri) ziyaret ederken uymamız gereken kurallar şunlardır.

 

Türbe ziyareti:

 

1Ziyaretçi; türbe girişinde, yatır bölümünden önceki girişte ayakkabılarını çıkarır ve ayakkabılığa

kor. (Kesinlikle ayakkabıyla içeri girilmez..)

2Dergâhlar birer edep ve erkân yuvalarıdır. “İnsan-ı Kâmil” olmanın okullarıdır. Buralarda

dedikodu boş söz ve siyaset yapılmaz.

3Dergâhlarda kavga edilmez, yüksek sesle konuşulmaz, huşu içinde gösterişten uzak temiz bir

gönülle ziyaret edilmelidir.

4.  Dergâhlarda temizliğe dikkat edilmelidir. Türbenin içinde lokma, şeker dağıtılmaz, mum

yakılmaz. (Mum yakılarak türbeler mahvediliyor. Mumu gönülde yakmak gereklidir.)

5.  Dergâhlar birer irşât yuvalarıdır. Bu makamlar menfaat üstü yerlerdir. Dolayısıyla menfaat

peşinde koşulmaz.

6Dergâhlar girilirken eşiğe basılmaz. Açık-saçık elbise ile girilmez. Kadınların başları örtülü

olmalı. Örtü ziyaret ettiği veliye saygının ifadesidir.

7.  Dergâhlarda niyaz yere değil, avuç içine yapılmalıdır. Çünkü; secde ademe yapılır.  

8.   Dua yüksek sesle yapılmamalıdır. Çünkü Allah’ta dua da aşırıya kaçanları sevmez, içinden

anmaktır.

9. Türbe içinde yatılmaz, oturulmaz, sohbet edilmez.

10. Türbeden çıkarken geri-geri giderek çıkılır. Türbeye arka dönülmez.

11Türbede Allah’a yalvarılır. Her ne istenirse ondan dilenilir. Türbeden yatan velinin yüzü suyu

hürmetine bağışlanma dilenilir. Duaların kabulü dilenir.

12. Türbelerde dualar okunur. Allah Resulü ve Ehlibeyti ve On İki İmamlar zikredilir. Allah’tan

bağışlanma dilenir.

 

Orada yatan velinin haliyle hallenmemiz, Allah dostu olmamız için dua edilir.

 

Kısaca şöyle dua edilebilir: “Ey yüce Allah’ım!.. Ol emrinle bu âlemleri halk ettin. Rahman ve Rahim olan o yüce sıfatlarınla bizleri bu âlemde kendine kul ettin ve bana dua edin duanızı kabul edeyim buyurdun. Bizler de şu anda el açıp, boyun bükerek sana yalvarıyoruz. Bu mübarek velinin yüzü suyu hürmetine veya (hürmeti hakkı için) sana yalvarıyoruz, dilde dileklerimizi, gönülde muratlarımızı ver, rahmet ve merhametini üzerimizden eksik etme Ya Rabbi!

 

Ya İlâhi! Âdem Peygamber’den günümüze dek gelmiş geçmiş tüm nebilerin, velilerin, âlemlere rahmet olarak gönderdiğin Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve selem efendimizin ve onun temiz Ehl-i Beyt’inin hürmeti hakkı için, zamanımızın Kutb’ül Aktabı ve Hızır Nebi hürmeti hakkı için, şu anda huzurunda bulunduğum bu mübarek zatın hürmeti hakkı için, aman dediğimiz yerde yetiş, düştüğümüz yerden kaldır, namertlere muhtaç etme. Hastalarımıza şifa, derlerimize deva, borçlarımıza edalar nasip eyle Ya Rabbi!.

Dualarımızın kabulü için, özellikle huzurunda bulunduğum bu mübarek evliyanın ruhu için, ayrıca      gelmişlerimiz, geçmişlerimizin ruhları için, Allah rızası için El-Fatiha…” denir ve kabulü için niyazda bulunur.

 

                                           KELİME-İ TEVHİD

                                            La ilahe illallah

              İSLAM ALEVİ VE BEKTAŞİ ALEMİNDE KELİME-İ ŞAHADETİ :

                             Eşhedü enne Muhammed’ün Resülullah.

                     Eşhedü enne Aliyy-ün Veliyullah, Vasiyi Resülullah.

 

 

                                   İSLAM-ALEVİLİKTE ÜÇLER

 

                          Allah (c.c ), Hz. Muhammed, İmam-ı Ali.

 

 

                                   İSLAM-ALEVİLİKTE BEŞLER

 

   Hz. Muhammed, Ana Fatma, İmam-ı Ali, İmam-ı Hasan, İmam-ı Hüseyin.

                          İSLAM-ALEVİLİKTE SELAM VE TEKBİR

 

                       Esselatu vesselamü aleyke Ya Habibullah,

                       Esselatu vesselamü aleyke Ya Resülullah,

                       Esselatu vesselamü aleyke Ya Veliyullah-Keremullah,

                       Esselatu vesselamü aleyke Ya Ekremel Erkemin,

                       Esselatu vesselamü aleyke Ya Seyyidel evveline vel ahirın,

                       Velala cemi-ül Enbiya-i vel Mürselin,

                       Vel Hamdü lillah-i Rabbil Alemin

 

 

 

 

 

 

 

                              KURAN’DA YASİN SURESİ

 

Bismi’llâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

 

(1) Yâsiyn

(2) velkur`ânilhakiym

(3) inneke leminelmürseliyne

(4) alâ siratin müstekiym

(5) tenziylel aziyzirrahiym

(6) litünzire kavmen mâ ünzire abâühüm fehüm gafilûn

(7) lekad hakkalkavlü alâ ekserihim fehüm la yü`minun

(8) inna cealnâ fiy a`nakihim aglâlen fehiye ilel`ezkani fehüm mukmehun

(9) ve cealna min beyni eydiyhim sedden ve min halfihim sedden feagşeynahüm fehüm lâ yübsirun

(10) ve sevaün aleyhim eenzertehüm em lem tünzirhüm lâ yü`minun

(11) innema tünzirü menittebe azzikre ve hasiyer rahmane bilgayb febessirhü bimagfiretin ve ecrin keriym

(12) inna nahnü nuhyilmevta ve nektübü ma kaddemu ve asarehüm ve külle sey`in ahsaynahü fiy imamin mübiyn

(13) vadrib lehüm meselen ashabel karyeh izcaehel mürselun

(14) iz erselna ileyhimüsneyni fekezzebuhüma feazzezna bisalisin fekalû inna ileyküm mürselun

(15) kalu mâ entüm illâ beserün mislüna ve mâ enzelerrahmanü min sey`in in entüm illâ tekzibun

(16) kalu rabbüna yalemü inna ileyküm lemürselun

(17) ve ma aleyna illelbelagul mübiyn

(18) kalû inna tetayyerna biküm lein lem tentehu lenercümenneküm ve leyemessenneküm minna azabün eliym

(19) kalu tairüküm meaküm ein zükkirtüm bel entüm kavmün müsrifun

(20) ve cae min aksalmediyneti recülün yes`a kale ya kavmit tebiul mürseliyne (21) ittebiu men lâ yes’elüküm ecren vehüm mühtedun

(22) ve maliye la a`büdülleziy fetareni ve ileyhi türceun

(23) eettehizü min dunihi aliheten in yüridnir rahmanü bidurrin lâ tugni anniy sefaatühüm sey`en ve lâ yünkizune

(24) inniy izen lefiy dalâlin mübiyn

(25) inniy amentü birabbiküm fesmeun

(26) kiyledhulil cenneh kale ya leyte kavmiy yalemune

(27) bima gafere liy rabbiy ve cealeniy minel mükremiyn

(28) ve ma enzelna alâ kavmihî min badihî min cündin minessemâi ve ma künna münziliyne

(29) in kanet illâ sayhaten vahideten feiza hüm hamidun

(30) ya hasreten alel ibad ma ye`tiyhim min resulin illâ kanu bihî yestehziun (31) elem yerev kem ehlekna kablehüm minelkuruni ennehüm ileyhim lâ yerciun

(32) ve in küllün lemma cemiun ledeyna muhdarun

(33) ve ayetün lehümül ardulmeyteh ahyeynaha ve ahrecna minha habben feminhü ye`külun

(34) ve cealna fiyha cennatin min nehiylin ve a`nabin ve feccerna fiyha mineluyuni

(35) liye`külu min semerihî ve ma amilethü eydiyhim efelâ yeskürune

(36) sübhanelleziy halekal ezvace külleha mimma tünbitül ardu ve min enfüsihim ve mimma lâ yalemun

(37) ve ayetün lehümülleyl neslehu minhünnehare feizahüm muzlimune

(38) vessemsü tecriy limüstekarrin leha zalike takdiyrül aziyzil aliym

(39) velkamere kaddernahü menazile hatta a`dekel urcunil kadiym

(40) lessemsü yenbegiy leha en tüdrikel kamere ve lelleylü sabikun nehar ve küllün fiy felekin yesbehun

(41) ve ayetün lehüm enna hamelna zürriyyetehüm fiyl fülkil meshuni

(42) ve halakna lehüm min mislihî ma yerkebun

(43) ve in nese` nugrikhüm felâ sariyha lehüm ve lâ hüm yünkazune

(44) illâ rahmeten minna ve metaan ilâ hiyn

(45) ve iza kiyle lehümütteku ma beyne eydiyküm ve ma halfeküm lealleküm türhamune

(46) ve ma te`tiyhim min ayetin min ayati rabbihim illâ kanu anha mu`ridiyn (47) ve iza kiyle lehüm enfiku mimma rezekakümullahükalelleziyne keferu lilleziyne amenû enutimü men lev yesaullahü at`ameh in entüm illâ fiy dalâlin mübiyn

(48) ve yekûlûne meta hazalva`dü in küntüm sadikiyn

(49) ma yenzurune illâ sayhaten vahideten te’huzühüm ve hüm yehissimun

(50) felâ yestetiyune tavsiyeten ve la ilâ ehlihim yerciun

(51) ve nüfiha fiyssuri feizâhüm minel`ecdasi ilâ rabbihim yensilun

(52) kalu ya veylena men beasena min merkadina haza ma veader rahmanü ve sadekalmürselun

(53) in kanet illâ sayhaten vahideten feizahüm cemiyun ledeyna muhdarun

(54) felyevme lâ tuzlemü nefsün sey`en ve lâ tüczevne illâ ma küntüm ta`melun (55) inne ashabel cennetil yevme fiy sügulin fâkihun

(56) hüm ve ezvacühüm fiy zilâlin alel`erâiki müttekiun

(57) lehüm fiyha fâkihetün ve lehüm ma yeddeun

(58) selâmün kavlen min rabbin rahiym

(59) vemtazul yevme eyyühel mücrimun

(60) elem ahad ileyküm ya beniy ademe en lâ ta`büdüs seytan innehu leküm adüvvün mübiynün

(61) ve enibüduniy haza siratun müstekiym

(62) ve lekad edalle minküm cibillen kesiyra efelem tekunu ta`kilun

(63) hazihî cehennemülletiy küntüm tuadun

(64) islevhel yevme bima küntüm tekfürûn

(65) elyevme nahtimü ala efvahihim ve tükellimüna eydiyhim ve teshedü ercülühüm bimâ kânu yeksibûn

(66) velev nesâu letamesna alâ ayünihim festebekussirata feenna yübsirun

(67) velev nesaü lemesahnahüm alâ mekanetihim femestetau mudiyyen ve lâ yerciun

(68) ve men nüammirhü nünekkishü fiylhalk efelâ ya`kilun

(69) ve ma allemnahüs si`re ve ma yenbegiy leh in hüve illâ zikrün ve kur`ânün mübiyn

(70) liyünzire men kane hayyen ve yehik kalkavlü alelkafiriyne

(71) evelem yerev enna halakna lehüm mimma amilet eydiyna enamen fehüm leha mâlikun

(72) ve zellelnaha lehüm feminha rekubühüm ve minha ye`külun

(73) ve lehüm fiyha men`afiu ve mesarib efelâ yeskürune

(74) vettehazu min dunillâhi âliheten leallehüm yünsarun

(75) lâ yestetiyune nasrehüm ve hüm lehüm cündün muhdarun

(76) felâyahzünke kavlühüminnâ na’lemü ma yüsirrune ve ma yulinun

(77) evelem yerel`insanü enna halaknahü min nutfetin feiza hüve hasiymün mübiyn

(78) ve darebe lena meselen ve nesiye halkah kale men yuhyiylizame ve hiye remiym

(79) kul yuhyiyhelleziy enseeha evvele merreh ve hüve bikülli halkin aliymün (80) elleziy ceale leküm mines seceril`ahdari naren feiza entüm minhü tukidûn (81) eveleyselleziy halekassemavati vel`arda bikâdirin alâ en yahlüka mislehüm belâ ve hüvel hallâkul aliym

(82) innema emrühû iza erade sey’en en yekule lehu kün feyekun

(83) fesübhanelleziy biyedihî melekûtü külli sey`in ve ileyhi türceûn.

 

Yasin Suresi ( Türkçe )

 

Bismillahirrahmanirrahim

 

(1): Yâ Sîn.

 

(2): Hakîm (hüküm ve hikmet sahibi) Kur’ân’a andolsun.

 

(3): Muhakkak ki sen gerçekten gönderilen resûllerdensin.

 

(4): .Sıratı Mustakîm üzerinde(sin).

 

(5): Azîz ve Rahîm olan Allah tarafından indirilmiştir.

 

(6): Babaları uyarılmamış bir kavmi uyarman içindir. Çünkü onlar gâfillerdir.

 

(7): Andolsun ki (Allah’ın) söz (ü) onların çoğunun üzerine hak oldu. Artık onlar âmenû olmazlar (Allah’a ulaşmayı dilemezler).

 

(8): Muhakkak ki Biz onların boyunlarına çenelerine kadar halkalar (zincirler) kıldık (geçirdik). Bu sebeple onlar başları yukarı kaldırılmış olanlardır.

 

(9): Ve onların önlerine ve arkalarına set kılarak (çekerek) böylece onları perdeledik. Artık onlar göremezler.

 

(10): Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için eşittir. Onlar âmenû olmazlar (Allah’a ulaşmayı dilemezler).

 

(11): Sen sadece zikre tâbî olanı ve gaybte Rahmân’a huşû duyanı uyarırsın. Öyleyse onu mağfiret ile (günahların sevaba çevrilmesiyle) ve “kerim ecir” ile müjdele.

 

(12): Muhakkak ki Biz ölüleri diriltiriz. Ve takdim ettiklerini ve onların eserlerini yazarız. Ve herşeyi İmam-ı Mübin’de (apaçık bir rehberde) saydık (tespit ettik).

 

(13): Onlara o şehrin halkını misal ver. Onlara resûller gelmişti.

 

(14): Onlara iki (resûl) göndermiştik. Fakat ikisini de tekzip ettiler (yalanladılar). Bunun üzerine (onları) üçüncü (resûl) ile azîz kıldık (destekledik). O zaman onlar: “Muhakkak ki biz size gönderilmiş resûlleriz.” dediler.

 

(15): Dediler ki: “Siz bizim gibi beşerden başka bir şey değilsiniz. Ve Rahmân bir şey indirmedi. Siz sadece yalan söylüyorsunuz.”

 

(16): (Resûller) dediler ki: “Bizim gerçekten size gönderilmiş resûller olduğumuzu Rabbimiz biliyor.”

 

(17): Ve bizim üzerimizde açıkça tebliğden (bildirmekten) başka bir şey (sorumluluk) yoktur.

 

(18): “Muhakkak ki biz sizinle uğursuzluğa uğradık. Eğer siz gerçekten vazgeçmezseniz (son vermezseniz) sizi mutlaka taşlayacağız. Ve mutlaka bizden size elîm bir azap dokunacak.” dediler.

 

(19): “Uğursuzluğunuz sizinle beraberdir (kendinizdendir). Size zikir hatırlatılınca mı (uğursuzluğa uğruyorsunuz)? Hayır siz müsrif (haddi aşan) bir kavimsiniz.” dediler.

 

(20): Ve şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi. “Ey kavmim (size) gönderilmiş olan resûllere tâbî olun!” dedi.

 

(21): (Tebliğlerine karşılık) sizden ücret istemeyen (bu) kişilere tâbî olun. Ve onlarhidayete ermiş olanlardır.

 

(22): Ve ben niçin beni Yaratan’a kul olmayayım ki; siz O’na döndürüleceksiniz.

 

(23): Ben O’ndan başka ilâhlar edinir miyim? Eğer Rahmân bana bir zarar dilerse onların şefaati bana bir (şey) fayda vermez (sağlamaz). Ve onlar beni kurtaramazlar.

 

(24): Eğer öyle olsaydı (putlara tapsaydım) muhakkak ki ben mutlaka apaçık dalâlette olurdum.

 

(25): Muhakkak ki ben sizin Rabbinize îmân ettim. Öyleyse beni işitin.

 

(26): (Ona) “Cennete gir!” denildi. “Keşke kavmim bilseydi.” dedi.

 

(27): Bu sebeple Rabbimin bana mağfiret ettiğini ve ikram edilenlerden kıldığını (bilselerdi).

 

(28): Onun arkasından onun kavmi üzerine gökten bir ordu indirmedik indiriciler de olmadık.

 

(29): (Onların cezası) sadece bir sayha (şiddetli ses dalgası) oldu. O zaman onlar sönenler oldular.

 

(30): O kullara yazıklar olsun! Onlara hiçbir resûl gelmedi ki onunla alay etmiş olmasınlar (hepsiyle alay ettiler).

 

(31): Ondan önceki nice nesillerden (kimleri) helâk ettiğimizi onların (helâk edilenlerin) kendilerine dönmediklerini görmediler mi?

 

(32): Ve ancak herkes toplandığı zaman (onlar da) huzurumuzda hazır bulundurulacak olanlardır.

 

(33): Ve ölü toprak onlara bir âyettir (mucizedir). Onu dirilttik ve ondan habbeler (taneler) çıkarttık. Böylece ondan yerler.

 

(34): Ve orada hurma ve üzüm bahçeleri kıldık (yaptık). Ve orada pınarlar fışkırttık.

 

(35): Onun ürünlerinden (meyvelerinden) ve elleriyle yaptıklarından yesinler diye. Hâlâ şükretmezler mi?

 

(36): Arzın yetiştirdiği herşeyden onların nefslerinden ve bilmedikleri şeylerden çiftler (eşler) yaratan O (Allah) Sübhan’dır (herşeyden münezzeh).

 

(37): Ve gece onlar için bir âyettir (ibrettir). Ondan gündüzü sıyırırız (çekip alırız). O zaman onlar karanlıkta kalanlardır.

 

(38): Ve Güneş onun için istikrarlı kılınan (yörüngesinde) akar gider. İşte bu azîz ve alîm olan (en iyi bilen) Allah’ın takdiridir.

 

(39): Ve Ay kurumuş hurma salkımı dalı gibi bir şekil (bedir şeklinden hilâl) haline dönünceye kadar ona menziller takdir ettik.

 

(40): Güneş’in Ay’a yetişmesi ve gecenin gündüzü geçmesi mümkün olamaz. Ve hepsi feleklerinde (yörüngelerinde) yüzerler (seyrederler).

 

(41): Onların zürriyetlerini (nesillerini) dolu gemilerde taşımamız onlar için bir âyettir.

 

(42): Ve onlar için onun gibi (gemiler gibi) üzerine binecekleri şeyler yarattık.

 

(43): Ve dilersek onları boğarız o zaman onlara yardım edilmez ve onlar kurtarılmaz.

 

(44): Bizden bir rahmet ve belli bir zamana kadar metalanmaları (faydalanmaları) hariç.

 

(45): Ve onlara: “Önünüzde ve arkanızda olan şeylerden sakının. Umulur ki böylece rahmet olunursunuz.” denilmişti.

 

(46): Rab’lerinin âyetlerinden hiçbir âyet gelmez ki ondan yüz çevirenler olmasınlar.

 

(47): Onlara “Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden infâk edin (verin).” denildiği zaman kâfirler âmenû olanlara: “Allah’ın dileseydi doyuracağı kişiyi biz mi doyuracağız? Siz ancak apaçık bir dalâlet içindesiniz.” dediler.

 

(48):”Doğru sözlü iseniz bildirin bu vaad ne zamandır?”derler.

 

(49): Onlar tartışırken onları alacak (yakalayacak) olan tek bir sayhadan (şiddetli ses dalgasından) başka bir şey gözlemiyorlar (beklemiyorlar).
(50): Artık vasiyet etmeye güçleri yetmez. Ve ailelerine dönemezler.

 

(51): Ve sur’a üfürülmüştür. İşte o zaman onlar mezarlarından Rab’lerine koşarlar (uçarlar yükselirler).

 

(52): “Eyvahlar olsun bize mezarlarımızdan bizi kim beas etti (kaldırdı)? Bu Rahmân’ın vaadettiği şeydir. Ve resûller doğru söylemişler.” dediler.

 

(53): Sadece tek bir sayha (şiddetli ses dalgası)! İşte o zaman onlar hepsi huzurumuzda hazır bulunanlardır.
(54): İşte o gün (hiç)bir kimseye (hiç)bir şeyle zulmedilmez. Ve amellerinizden başka bir şey ile cezalandırılmazsınız.

 

(55): Muhakkak ki cennet ehli o gün zevkli bir meşguliyet içinde olanlardır.

 

(56): Onlar ve eşleri gölgeliklerde tahtlar üzerinde yaslanmış olanlardır.

 

(57): Orada onlar için meyveler ve istedikleri (her)şey vardır.

 

(58): Rahîm olan Rab’ten “selâm” sözü vardır.

 

(59): Ey mücrimler (suçlular)! Bugün ayrılın.

 

(60): Ey Âdemoğulları! Ben sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki; o (şeytan) size apaçık bir düşmandır.

 

(61): Ve Ben sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.

 

(62): Ve andolsun ki sizden birçoklarını dalâlette bıraktı. Hâlâ akıl etmez misiniz?

 

(63): Size vaadedilmiş olan cehennem (işte) budur.

 

(64): İnkâr etmeniz sebebiyle bugün ona (cehenneme) yaslanın (girin).

 

(65): Bugün onların ağızlarını mühürleriz. Kazanmış olduklarını (yaptıklarını) Bize onların elleri anlatır ayakları şahitlik eder.

 

(66): Ve eğer dileseydik elbette gözlerini mahvederdik (kör ederdik). O zaman yolda (sağa sola) koşuştururlardı. Bundan sonra nasıl görürler?

 

(67): Ve eğer dileseydik elbette onları mekânlarında (bulundukları yerde) değiştirirdik. O zaman ileri gitmeye ve geri dönmeye güçleri yetmezdi.

 

(68): Kimin ömrünü uzatırsak onun yaratılışını tersine çeviririz (kuvvetini gideririz). Hâlâ akıl etmez misiniz?

 

(69): Biz O’na (Peygamber’e) şiir öğretmedik. Ve (bu) O’na yakışmaz. O (O’na indirilen)sadece zikir ve apaçık Kur’ân’dır.
(70): (Kur’ân’ın indirilmesi) hayy olanları inzar etmek (uyarmak) ve (azap) sözünün kâfirlerin üzerine hak olması içindir.

 

(71): Ellerimizle (kudretimizle) onlar için hayvanları nasıl halkettiğimizi görmediler mi? Onlar böylece onlara (hayvanlara) malik olurlar.

 

(72): Biz onları (hayvanları) onlara zelil (itaatkâr) yaptık. Böylece onlardan kendilerinin binekleri oldu (onlara binerler) ve onlardan (etlerinden) yerler.

 

(73): Ve onlarda kendileri için (birçok) menfaatler (yararlar) ve içecek şeyler (süt) vardır. Hâlâ şükretmezler mi?
(74): Ve yardım olunacaklarını ümit ederek Allah’tan başka ilâhlar edindiler.

 

(75): (O ilâhlar) onlara yardım etmeye muktedir değildirler. Ve kendileri onlar (o ilâhlar) için (onlara yardıma) hazır askerlerdir.

 

(76): Artık onların sözleri seni mahzun etmesin. Muhakkak ki Biz sakladıklarını da açıkladıklarını da biliriz.

 

(77): İnsan onu bir nutfeden nasıl yarattığımızı görmedi mi? Sonra da Bize (karşı) apaçık hasım (düşman) oldu.

 

(78): Kendi yaratılışını unutup Bize misal getirdi: “Kemiklerimiz çürüyüp dağılmış haldeyken kim onlara can verecek?” dedi.

 

(79): De ki: “Onu ilk defa inşa eden (Yaratan) ona hayat verecek. Ve O bütün yaratışları en iyi bilendir.”

 

(80): Yeşil ağaçtan sizin için ateş (oksijen) kılan (çıkaran) O’dur. Böylece siz ondan yakarsınız.

 

(81): Gökleri ve yerleri yaratan onların bir eşini daha yaratmaya kaadir değil midir? Evet O (yegâne) Yaratıcı ve en iyi Bilen’dir.

 

(82): O (Allah) bir şey irade ettiği (dilediği) zaman O’nun emri sadece ona: “Ol!” demektir. O hemen olur.

 

(83): İşte O Sübhan’dır. Herşeyin melekûtu (mülkü ve hükümdarlığı) O’nun elindedir. Ve O’na döndürüleceksiniz

 

 

 


MÜLK ( TEBAREKE ) SURESİ:

Bismi’llâh’ir-Rahmân’ir-Rahîm

(1) Tebârekelleziy biyedihil mülkü ve hüve alâ külli sey’in kadiyrün

(2) elleziy halekal mevte vel hayate liyeblüveküm eyyüküm ahsenü amela ve hüvel aziyzül gafur

(3) elleziy haleka seba semavatin tibakan ma tera fiy halkir rahmani min tefavüt ferciil basare hel tera min füturin

(4) sümmerciil basare kerreteyni yenkalib ileykel besarü hasien ve hüve hasiyr (5) ve lekad zeyyennes semaed dünya bimesabiyha ve cealnaha rücûmen lisseyatiyni ve a’tedna lehüm azâbes seiyr

(6) ve lilleziyne keferu birabbihim azabü cehenneme ve bi’selmasiyr

(7) izâ ülku fiyha semiu leha sehiykan ve hiye tefurü

(8) tekadü temeyyezü minelgayzi küllema ülkiye fiyha fevcün seelehüm hazenetüha elem ye’tiküm neziyr

(9) kalu belâ kad câena neziyrün fekezzebna ve kulna ma nezzelellahü min sey’in in entüm illâ fiy dalâlin kebiyr

(10) ve kalu lev künna nesmeu ev na’kilü ma künna fiy ashabis seiyr

(11) fa’terefu bizenbihim fesuhkan liashabis seiyr

(12) innelleziyne yahsevne rabbehüm bilgaybi lehüm magfiretün ve ecrün kebiyr.

(13) ve esirru kavleküm evicheru bihî innehu aliymün bizatissudur

(14) elâ yalemü men halâk ve hüvel latiyfül habiyr

(15) hüvelleziy ceâle lekümül’arda zelûlen femsu fiy menâkibiha ve külu min rizkihî ve ileyhinnüsur

(16) eemintüm men fiyssemâi en yahsife bikümül’arda feizâ hiye temur

(17) em emintüm men fiyssemâi en yürsile aleyküm hasiba feseta’lemune keyfe neziyr

(18) ve lekad kezzebelleziyne min kablihim fekeyfe kâne nekiyr

(19) evelem yerev ilettayri fevkahüm saffatin ve yakbidne ma yümsikühünne iller rahmân innehu bikülli sey’in basiyr

(20) emmen hâzelleziy hüve cündün lekum yansurukum min dunir rahmân inilkâfirune illâ fiy gurur

(21) emmen hâzelleziy yerzükuküm in emseke rizkah bel leccû fiy utüvvin ve nüfur

(22) efemen yemsiy mükibben alâ vechihi ehda emmen yemsiy seviyyen alâ siratin müstekiym

(23) kul hüveleziy enseeküm ve ceale lekümüssem’a vel’ebsâre vel’ef’ideh kaliylen ma teskürun

(24) kul hüvelleziy zereeküm fiyl’ardi ve ileyhi tuhserûn

(25) ve yekûlune meta hazelvadü in küntüm sadikiyn

(26) kul innemel ilmü indallah ve innema ene neziyrün mübiyn

(27) felemma reevhü zülfeten si`yet vücuhülleziyne keferu ve kiyle hazelleziy küntüm bihî teddeun

(28) kul ereeytüm in ehlekeniyallahü ve men maiye ev rahimena femen yüciyrül kafiriyne min azabin eliym

(29) kul hüver rahmân amenna bihî ve aleyhi tevekkelnu feseta’lemune men hüve fiy dalâlin mübiyn

(30) kul ereeytüm in asbeha maüküm gavren femen ye’tiyküm bimâin meiyn (Allâh-u Rabbül Alemin)

 

 

 

 

ANLAMI :

(1). Hükümrânlik elinde olan mukaddes ve mubarektir; ve her seye gücü yeter.

(2). Hanginizin daha iyi is isledigini belirtmek için hayati ve ölümsonrasini yaratan O’dur. Azîz ve Gafûrdur.

(3). Gökleri yedi tabaka halinde yaratan O’dur. Rahman’in bu yarattiginda bir düzensizlik asla göremezsin. Gözünü çevir bak, bir kere daha bak, bakalim bir düzensizlik görecek misin?..

(4). Sonra tekrar tekrar çevir bak gözünü, ama asla göremiyecek aradigini ve yorgun, bitkin dönecek gene kendine!..

(5). And olsun ki, gögü yildizlarla bezedik ve bazilariyla seytanlarin taslanmasini sagladik: onlara yalin ates azabini hazirladik.

(6). Rablari gerçegini örtenlere cehennem azabi vardir; o ne berbat sonuçtur!..

(7). Bunlar cehenneme atildiklari zaman, gümbür gümbür gürültüsünü duyarlar; kaynama sesidir bu!..

(8). Ve cehennem (ehli) hiddetinden parçalanacak gibi olurlar. Her bir bölük atildikça sorarlar cehennem melekleri: Sizi uyarici gelmemis miydi!..

(9). Onlarda cevablarlar: Evet, bize uyarici geldi, ama onu yalanlamistik!.. Allâh hiç bir sey inzâl etmemistir, siz aldanmissiniz, demistik.

(10). Ve derler; eger söz dinleyip aklimizi kullansaydik bu çilgin atesli cehennemde olmazdik.

(11). Böylece yaptiklarini itirâf ederler. Uzak olsun bu cehennemlikler.

(12). Gaybin kendisi olan Rablerine karsi hasyet duyanlar bagislanmayi ve büyük mükafaatlari hakkedenlerdir!..

 

(13). Sözünüzü ister içinizde tutun, ister açiklayin; hep birdir. Suûrunuzdakini O bilir!..

(14). Hiç bilmez mi onu yaratan?.. O lâtîf olarak haberdardir herseyden.

(15). Yeryüzünü yasiyacaginiz biçimde altiniza seren O’dur. Yeryüzünde gezin, dolasin, ihsan ettigi riziktan faydalanin ve O’na döneceginizi bilin!..

(16). Göktekinin sizi yerin dibine geçirmesine karsi güvencede misiniz?.. O durumda yer harekete geçer;

(17). Yoksa göktekinin basiniza tas yagdirmasina karsi mi güvencedesiniz?.. Anliyacaksiniz bu uyarinin manâsini.

(18). Andolsun ki, bunlardan öncekiler de yalanlamislardi. Inkârlarinin sonucu dehsetti!..

(19). Üzerlerine kanat çirpan dizi dizi kuslari görmezler mi. Onlari uçuran Rahman’dir!.. Süphesiz ki O, seyin bizatihi kendisi olarak görür her seyi!.. 

(20). Rahman’a karsi size yardim edecek ordulariniz mi var!.. Gerçegi örtenler aldanmistir ve aptalca bir gurur içindedirler.

(21). Ya, Allâh rizkinizi keserse, kim verecek size onun kestigini?.. Onlar, nefret ve azginlik halinde ileri gidenlerdir.

(22). Yüzüstü kapanip sürünen mi yoksa ayakta önünü görerek yürüyen mi dogru yol üzeredir?..

(23). De ki: Sizi yaratan, size kulak, göz ve kalp veren O’dur. Ne kadar az sükrediyorsunuz?..

(24). De ki: sizi yeryüzünde çogaltan O’dur ve O’nun indinde hep bir araya toplanacaksiniz.

(25). Derler ki; Tehdidiniz dogru ise, ne zaman gerçeklesecek?..

(26). De ki; Bunun bilgisi Allâh’a aittir!.. Ben sadece apaçik uyariciyim.

(27). Tehdit edildikleri seyin yaklastigini gördüklerinde, inkârcilarin yüzleri kararacak, kendilerine, iste arayip sordugunuz buydu, denilecektir!..

(28). De ki; Allâh, beni ve benimle olanlari helâk edecek ya da rahmetine erdirecek olsa; acaba inanmayanlari elim azaptan kim koruyabilir?..

(29). De ki; O Rahmandir, O’na imanliyiz ve O’na güveniyoruz. Bileceksiniz elbet apaçik gerçekten sapmis olan kimmis.

(30). De ki, suyunuz çekilecek olsa yerin dibine, kim size bir pinar verebilir?.. (Allâh-u rabbül âlemiyn)

 

 

 

 

 

Kitaplar >> DEDE VE TALİBİN EL KİTABI Baba Mansur Kur Hüseyin Dergahı >>